İrrasyonel krallık

İdealin etrafında birleşebiliyor olmamız, bizi diğer her türden ayıran çok temel bir özelliktir.

Bu sadece hayatta kalmakla ilgili değildir.

“Sadece hayatta kalmak”, diğer türlerin ve bazı insanların tüm amacıdır.

İnsanın, tüm içgüdülerine karşı hayali bir bariyer üreterek kendini diğer her şeyden bu şekilde ayırması, beni her zaman büyülemiştir.

Rasyonelin içinde, irrasyonel bir krallık.

Hayırlı pazarlar.

Ya sonra?

Bugün ABD Çalışma Bakanlığı şöyle bir tweet attı:

“Küreselcilik başarısız oldu. Amerikanizm galip gelecek.”

Globalizmi, bir Amerikalı olmama rağmen, yıllardır Amerika adına eleştiriyorum. Çünkü bu süreçte yalnızca insanlığın ortak kazanımları heba edilmedi; aynı zamanda otantik olan da tahrip edildi.

Ne demek istiyorum?

Açık sınır politikaları; özellikle Birleşik Krallık, Kanada, bazı AB ülkeleri ve Biden dönemi ABD’sinde, bu ülkelerin demografik yapısını geri dönülmez biçimde bozdu. Benzer bir süreç Türkiye’de Suriyeliler üzerinden yaşandı. Bu bir havuz meselesi. Bir ülkenin genel başarısı; ortalama kültürel birlik, ortalama eğitim seviyesi ve ortak bir dünya görüşü etrafında örülür. Bu noktada Batı, bir bakıma, insanlığın ortak kazanımlarını riske atmış oldu.

İkinci olarak, globalizm “Hadi, siz de bize katılın” aciliyetiyle, henüz buna hazır olmayan birçok toplumun otantik kültürel dengelerini bozdu. Bugün pek çok toplum tanınmaz hâlde. Hepsi birbirine benziyor. Yirmi beş yıl önce durum böyle değildi.

Küreselciliğin başarısız olacağı baştan belliydi.

Benim için bu bir sürpriz değil.

Bilmediğim ve spekülasyon yapmaktan çekindiğim soru şu: Peki ya sonra?

Wildcard

Kenya’nın Nairobi kentinde ilginç bir wildcard vakası yaşandı. Olay birkaç gün önce internete düştü.

Wildcard nedir? Normalde katılım şartlarını karşılamayan bir sporcuya veya takıma, organizatörler tarafından istisnai olarak yarışma ya da turnuvaya katılım hakkı tanınması.

Nairobi’de düzenlenen ve ITF (International Tennis Federation) takviminde yer alan turnuvaya wildcard ile katılan Mısırlı Hacer’in, turnuva organizasyonunu açık biçimde yanılttığı görülüyor. Kişinin amatör seviyede dahi temel tenis bilgisine sahip olmadığı anlaşılıyor.

Ortaya çıkan görüntüler sadece komik değil; aynı zamanda moral bozucu. Bir insanın -ve bir organizasyonun- kendini bu duruma düşürmesi utanç verici.

Tepkilerin büyük bölümü, Kenya Tenis Federasyonu ve turnuva organizasyonunun bu durumu nasıl gözden kaçırabildiği üzerine yoğunlaşmış. Ancak neredeyse kimse şu soruyu sormamış:

Bu maç neden yarıda kesilmedi ve bu utanç verici tablo neden sonlandırılmadı?

Burada mesele sadece organizasyonel bir hata değil.

Son on yıldır özellikle Batı merkezli olarak yürütülen, “herkes her şeyi yapabilir” iddiasına dayanan sol tabanlı yetkinlik ütopyası (Nike gibi markaların kurumsal beden-olumlama kampanyalarında da görüldüğü üzere) insanları tehlikeli bir yanılgıya sürükledi:

“Her şeyi yapabilirim.”

Hayır.

Her şeyi yapamazsın.

Deneyebilirsin.

Ama yapamadığını gördüğün noktada durmayı bilmelisin.

Aksi hâlde sadece kendini değil, seni izlemek ve muhatap almak zorunda kalan herkesi de tüketirsin.

Belki 20

Yılı haftalar ve günler üzerinden takvimlemek, etkin bir listeleme yöntemi değildir.

Birçok kişi için bu yaklaşım, ne kadar zamanımız olduğu konusunda yanlış algılara yol açar.

365 gün. Rakamımız bu. Bunun yaklaşık 120’sini uyuyarak geçiriyoruz. Tatiller, hastalıklar, kişisel bakım, alışveriş, spor derken; elimizde gerçekten iş yapıp bir şeyler inşa edebileceğimiz belki 20 gün kalıyor. Bu 20 günü nasıl ve nereye konumlandırdığın çok önemli.

Bunu ileriye dönük ortalama ömrünü baz alarak düşündüğünde, verimli yılların için kaba bir çıkarım da yapabilirsin.

Fazla zamanımız yok. Gerçekten.

Argo

TDK, “argo” kelimesini şöyle tanımlıyor: “Her yerde ve her zaman kullanılmayan veya kullanılmaması gereken, çoklukla eğitimsiz kişilerin söylediği söz veya deyim.”

Bence bu adil bir tanım değil. Argo çok daha olumlu bir tanımlamayı hak ediyor. Çünkü argo, kültürü tanımlar. İyi ya da kötü, bunu yapar.

Amerika’da bilirsin, isimlere lakap takmak bir gelenektir.

Örneğin: William → Bill, Robert → Bob, Richard → Dick olur.

Diyeceksin ki: Nasıl yani “Dick”?

İnsan kendine neden böyle bir isim versin?

Dick eskiden “erkek” anlamına gelen sıradan bir kelimeydi. Ancak argo, özellikle 1950’lerden sonra, bu anlamı ele geçirip yön verdi. Bugün artık kimse çocuğuna bu ismi vermiyor.

Peki argo bu kadar “eğitimsiz” olarak tanımlanıyorsa, eğitimli kitleleri nasıl bu kadar güçlü biçimde etkileyebiliyor?

Belki de mesele her zaman eğitim değildir.

Belki de birçok farklı eğitim türü vardır.

Ve belki de biz hepsine hâkim değilizdir.

Trump, benzerleri gibi bunun farkında olan çok güçlü bir demagog*.

*Demagog da argo da Fransız kökenli kelimelerdir.

Kafa açma

Osmanlı’nın 624 yıllık ömrünün 465 yılı resmî olarak savaşla geçti. İmparatorluk, yapısal olarak bir savaş devletiydi; barış hiçbir zaman varsayılan durum olmadı, yalnızca bir ara dönem olarak görüldü.

Osmanlı kaç “Maduro” götürdü, hesabı yok.

Bunlar realiteler.

Ancak her şeyin ötesinde, bu bir anlatım meselesi. Bir başka anlatım, “Osmanlı’nın çökmüş Balkanları nasıl ayağa kaldırdığı ve birlik getirdiği” ya da “Doğu Roma’nın yozlaşmışlığından İstanbul’u nasıl kurtardığı” şeklinde de kurulabilir.

Anlatım; realite, dünya görüşü ve beklentiler etrafında örgütlenir.

Ancak insan bu dünyada var olduğu müddetçe değişmeyen, taş gibi soğuk bir gerçek vardır: Güç kimdeyse, anlatımı da o belirler.

Bugün Amerika’nın Venezuela’ya yaptığından daha beterini yapacak yüzlerce devlet var. Biz de onlardan biriyiz. Hırslıyız.

Kafa açma.

Budala ol

Dostlar;

Aptal görünmeyi reddeden kişinin gelişmesi mümkün değildir.

Ancak cehaletini kabul eden kişi dönüşebilir.

Jung’a atfedilen bir sözde şöyle denir:

“Budala, kurtarıcının öncüsüdür.”

Budala ol.

Gerçek mi?

Birkaç yıl önce şunu yazmıştım: “Birini gelecekten geldiğine ikna etmek, bunu gizlemekten daha zordur. Çünkü olağan dışı olanın tanınması ciddi bir efor gerektirir.”

Daha yapay zekâ ortada yoktu. Artık olağan dışı neredeyse her içeriğin altında, gerçek olsun ya da olmasın, birçok kişi “Bu AI” diye yorum yazıyor.

Şüphe yerleşti mi ortadan kaldırmak son derece zordur.

Yapay zekâ ile birlikte, gerçek içeriğin en çok darbe alacağı alanlardan biri burası olacaktır.

Artık sadece üretmek değil, ikna etmek zorunda kalacağız.

Hayırlı pazarlar.

Suistimal

Suistimal ile kazayı nasıl birbirinden ayırırız?

İsviçre’de 1947 yılında yaşanan Mitholz mühimmat deposu patlamasında, II. Dünya Savaşı’ndan kalma yaklaşık 3.000 ton mühimmat, bir dağ yamacındaki depoda infilak etmiş. Bu felaket, Mitholz köyünü fiilen yeryüzünden silmiş. 9 kişi hayatını kaybetmiş, çok sayıda kişi yaralanmış.

Yani bu ölçekte bir patlama bile yalnızca 9 can kaybına yol açmış.

2001 yılında Gotthard Karayolu Tüneli yangınında 11 kişi hayatını kaybetmiş.

2024 yılında Nussbaumen’de bir yeraltı otoparkında çıkan yangında ise 2 kişi ölmüş.

Valais’te yılbaşı gecesi gerçekleşen ve 40 kişinin ölümü, 115 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan yangının eşi benzeri yok.

İnanılmaz bir olay.

Sonuç olarak, 100 yıllık bir zaman diliminde, bu ve benzeri büyük yangın ve patlamalarda toplam 62 kişi yaşamını yitirmiş. Bu rakam, komşu ve diğer gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında olağanüstü derecede nadir.

Ancak ilk veriler, bu son olayın basit bir kaza değil, bir suistimal ihtimalini güçlü biçimde işaret ediyor.

Bunu bugün yazmamın nedeni şu: Bunun ardından gelecek istifalar, alınacak önlemler ve verilecek cezaların çerçevesi, bizim gibi ülkeler için emsal teşkil etme potansiyeli taşıyor.

Merak ediyorum. Takip edeceğim.

Kullanılmış yıl

Dün sosyal medyada rastgele karşıma çıkan bir paylaşım çok hoşuma gitti. Yabancı, ajde_roche rumuzlu bir kullanıcı şöyle diyordu:

“Dürüst olmak gerekirse, bu yıl yeni bir yıl istemiyorum. Onun yerine, kullanılmış bir yıl isterim. Durumu iyiyse, mesela güzel bir 2006 ya da 1995 olabilir.”

Yeni…

Hep söylerim size: Ömrü kısadır.