Gerçek olması

Çocuğunuza karşı duyduğunuz sevgiyi karşı konulmaz yapan birçok sebep vardır.

En belirgini, mutlaka onun saf, hilesiz ve gerçek olmasıdır.

Bir müddet…

Sonra rol başlar; hepimiz için böyle olmuştur. Bazımız çok erken, bazımız geç de olsa yılgınlıktan kolları sıvar; bazımız ise sıra dışı bir şekilde aynı kalır.

Ancak başlangıç noktası hepimiz için gerçektir. Hilesizliktir.

Kaybolduğunu hissettiğinde kendine şunu sor: Beni rol yapmaya kim ikna etti?

Ürün yerlerde

Evet, artık dakikalar içinde inşa edip günler içinde mükemmelleştirebiliyoruz.

Geriye ne kalıyor?

Pazarlama.

Ah pazarlama ah…

İnsandan insana; başka yolu da çözümü de yok.

Yapay Zekâ, benim size yıllardır anlatmaya çalıştığım taş gibi bir gerçeği açığa çıkardı, üstüne bastı ve altını çizdi:

En baba ürünü üret; pazarlayamazsan bir hiçsin.

Rastgele mi?

Geçen kontrol hakkında konuştum.

Bugün çok ilginç bir hadise yaşandı. Anlatacağım…

Öncelikle kontrol, hem inancın bize dayattığı bir beklenti hem de komplo gibi konseptlerin düşünce biçimimize verdiği şeklin bir sonucudur.

Neden inanç? Çünkü inanç rastlantıya karşı çıkar. Rastlantı mümkün değildir. Yaratıcı her şeyi planlamıştır. E, hâliyle de bu plan bir kontrol mekanizmasıyla işler. Plan bazen yolundan sapsa da bu yine rastlantı değildir, düzeltmedir. Yine kontrollüdür. O yüzden en büyük kontrol manyakları genellikle inançlı insanlar olur.

Komplo ise tam tersidir ama yine benzer sonuçlara götüren bir yol izler. Komplo teorisyeninin en belirgin özelliği eşsiz ve benzersiz olmayı kovalamasıdır. Bu durum, onun kendisini farkındalığı en yüksek insanmış gibi tanımlamasına sebep olur. E, bu da ancak kontrolle mümkün olabilir.

Bugün Amerika’nın en büyük bankalarından birinin başkan yardımcısı olan gencecik bir kadın, New York Times Meydanı’nda bıçaklanarak öldürüldü.

Akli dengesi yerinde olmayan bir kadının rastgele yaptığı saldırıda başka biri de yaralanmış. Polislere de saldıran kadının polisler tarafından vurulduğu ve öldürüldüğü video internette.

Şimdi bu olay rastgele mi gelişti?

Eğer rastgeleyi burada kabulleneceksek iki şeyi geride bırakmamız gerekir.

Bir: inanç. İki: farkındalık.

Bırakamıyoruz.

Olamaz.

Çünkü eğer öyleyse hepimiz nihayetinde hapı yuttuk demektir.

Denetle bakalım

“Başımıza neden bunlar geliyor?” sorusu aklı başında herkesin aklından geçmeli.

Ve cevap çok uzaklarda değil.

Bizim bürokrasimiz de aile hayatımız da denetim kapıları etrafında örgülenir.

Akıllı ve gelişmiş toplumlar, iş işten geçeceği için süreç sonundaki denetimlerden hoşlanmazlar. Bunun yerine, işi yürüten kişilere sorunları anında fark edip müdahale edebilecekleri bilgi ve yetkiyi sağlarlar.

Açıkçası bu durumda beklenti aşikârdır: kaliteyi, güveni ve istikrarı sürecin doğal bir parçası hâline getirmek.

Biz neredeyiz?

Denetimde.

Denetleyin bakalım…

Ümit strateji değildir

Batman’da yangın, Akdeniz’de batık…

Hiç Zafer Bayramı havası kalmadı.

Her organizasyonun karar vericileri kontrol problemi yaşar. Bazılarını kontrol o kadar

etkisi altına alır ki nihayetinde bunun bir illüzyon olduğu gerçeğini artık göremez olurlar.

Her büyük yapı yüzlerce, binlerce ve belki milyonlarca parçadan oluşur. Tuvalet temizliğini

ele alan kişinin tüm organizasyonu yöneten kişi kadar ciddiye alınmadığı her sistem, muhtemeldir ki büyük sorunlar yaşayabilir.

Bunu bir tren gibi düşünün. Raydan çıkmasına neyin sebep olduğundan bağımsız olarak, raydan çıktığında herkesin başı belaya girer.

Biz maalesef kontrol illüzyonu ile zehirlenmiş ve ümit etmenin strateji olduğuna inandırılmış bir kültürün ürünüyüz.

Ümit bir strateji değildir.

Bunu en iyi Atatürk bilirdi.

Kutlu olsun Zafer Bayramı.

Geçmiş olsun Türkiye.

Var mı artıran?

Bugün X’te bir eleman gördüm, yanılmıyorsam Yeni Zelandalı.

“MacBook’uma sponsor ol” diye bir web sitesi açmış.

Mac’lerin arkasına, önüne sticker yapıştırmak gençler ve yazılımcılar arasında trend. Bu arkadaş da sanal bir MacBook görselinin olduğu web sitesi tasarlamış. Mac’in üzerinde reklam vermeleri için markalara yer açmış.

Buraya logosunu sticker olarak yapıştıracak 8-9 marka olacak.

Bunlar kalıcı olacağı için ihale/açık artırma gibi, süre kısıtlaması olan bir sistem kurmuş.

Yani “Var mı artıran?” diyor…

Site çok kısa sürede yürümüş gitmiş.

Merak ediyorsan site burada: https://brandmymac.com/#spots

ROAS (Return on Ad Spend) ne olur, verimli olur mu? Bilmiyorum.

Ama güzel. Pazarlama böyle işte…

Allah kahretsin seni Cevher

Filmler beni fazla etkilemez.

Yani şöyle, kendimi bir yaşıma kadar sinefil olarak tanımlardım.

Ancak bu; korku filmi izlerken gerilimden haz etmek veya “Issız Adam’ı izledim, çok sarsıldım.” sınıfında hiç olmadı.

Şu anda kendimi övmüyor veya farklılık kasmaya çalışmıyorum.

Samimiyetle fıtratım bu: Filmleri çok severim, ne olursa izlerim, çok önemli bir öykü anlatma sanatı olduğuna inanırım ama yine bir Rumeli tabiriyle filme girmem.

Diyordum…

The Substance’ı (Cevher, 2024) izledim.

Çok etkilendim.

Bakın, inanılmaz moralimi bozdu.

Lanet olsun sana Coralie Fargeat.

“Hayırdır, ne oldu?” dersen anlatayım…

Filmin ajandasında var mıydı bilmiyorum ama bu film, bana göre tam bir yapay zekâ distopyasını işliyor.

İzleyen biri “Ne alaka?” diyebilir -bu noktadan sonra spoiler geliyor- çok alaka kardeşim.

“My better self” olarak sundukları konsept, bugün itibarıyla AI’ın çalışan personasının ta kendisidir.

Kendini sevmemeye; verimsiz, salak ve kontrolsüz hissetmene uzanan bir **“daha iyi ben”**den bahsediyoruz.

Bilmiyorum, hayatımda başka bir konu hakkında bu kadar üst üste yazdım mı?

Ama sizi yine büyük harflerle uyarayım: GELMEKTE OLANA HAZIR DEĞİLİZ!

Dolmaz bu boşluk

Her hikâye sık tekrarda mantara bağlar.

Ne kadar kompleks, ne kadar uzun olursa olsun fark etmez.

Yüzüklerin Efendisi’ni 10 kere oku, 3 kere filmini izle; eğer deli değilsen tekrar yapmazsın. Etki devam eder; hayranlık ve referans farklı başlıklardır ama hikâyenin tazeliği tükenir.

Bugün Amerika dâhil, neredeyse tüm gelişmiş dünyanın da ciddi bir hikâye problemi var.

Eğer bu boşluğu AI doldurursa insanlık olarak kendimizi tanıyamaz hâle gelebiliriz.

Neden hiçbir şey olmuyor?

“Türkiye’de neler oluyor?” diye hararetli bir dostum yazdı geçen.

“Hiçbir şey olmuyor,” dedim. “Ben bir şey duymadım, gerçi bu aralar çok yoğunum, gözümden kaçmış olabilir,” diye devam ettim.

“Yok,” dedi, “ben de onu diyorum, neden bir şeyler olmuyor…”

Çok güldüm.

Haklı.

Bununla ilgili yazmıştım.

Siyasete kafa yedirten bu durum, şu anda Türkiye’nin gösterdiği en büyük semptomlardan biri.

Merak içindeyim, bu hasta ne zaman komaya girecek…

Blog'u boşladık

Bu aralar çok yoğunum.

Blog, hiç ara vermek istemediğim bir uğraş ama tırnaklarımı kesecek vaktim yok diyebilirim.

“Ne yapıyorsun?

Tek kişilik, milyon dolarlık şirket mi kuruyorsun?” diyebilirsiniz.

Olabilir. Şu anda üretim aşamasındayız… Detayları ilk siz bileceksiniz.

Az kaldı. Kara göründü.