Hükümsüz sözleşmeler

Cenevre Konvansiyonları insan doğasının kırmızı çizgiyi geçme iştahına set çekmek için yazıldı ancak Srebrenitsa’da iş görmedi.

1995 yılının Temmuz ayında 8372 kişi katledildi. 10 binler sürgün, tecavüz ve zulme maruz kaldı.

Cenevre Sözleşmeleri hüküm icra edemedi.

Yedi ölümcül günahın ikisi ‘Kibir’ ve ’Öfke’dir. Kibir ve öfke karşılıksız ve ölçüsüz intikam duygusunun kaynağıdır.

Bu şeytani duygu Srebrenitsa Soykırımı’nın çıkış noktasıydı ve lütfen not edin; hiçbir sözleşme bu duygunun yeşermesine izin verilen bir Dünya’da hükmünü icra edemez.

“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.” - Bilge Kral, Alija Izetbegović

Walkman

Japonya Yamato şehir meclisi yürürken telefon kullanımını yasakladı. Haber dikkatimi çekti çünkü; bir Walkman markalaşma öyküsü tutkunu olarak 1982 yılında Woodbridge, New Jersey’de aynı gerekçeyle Walkman’ın yasaklandığını okumuştum.

Bu yasak halen Woodbridge’te geçerliliğini koruyor.

‘Nerde o eski zamanlar’ derken rivayetin neyi kastettiği benim için hep flu olmuştur.

Dün Walkman bugün iPhone; bazı reflekslerimiz kaybolmuyor sadece şekil değiştiriyor.

Bazı eski zamanlar hala bu zamanlar.

Markalaşacaksan gardını ona göre al.

Aşı Yarışı

1955-1969 yılları ABD ve SSCB’nin Uzay Yarışı yıllarıydı.

Yarış start aldıktan 5 yıl sonra Yuri Gagarin uzaya ilk çıkan insan olacak, 1969 yılına gelindiğinde ise Neil Armstrong Ay’a ayak basacaktı.

Dün uzayda kendine yer bulmak için kıyasıya mücadele etmiş insanoğlu bugün Dünya’da hayatta kalabilmek için yarışta.

Ancak Aşı Yarışı çoğumuzu heyecanlandırmıyor.

Çünkü bu yarış ‘keşif’ ve ‘inovasyon’ ile değil ‘hayatta kalma’ ve ‘önlem’ kavramları ile alakalıdır.

Çoğu ‘marka’ veya ‘işletme’ de bu benzer ikilemde akıntıdadır.

Hayatta kalmaya çalışanlar hep ilk yorulan ve vazgeçenlerdir. Keşif peşinde olanların ise varoluş şevk ve çoşkuları hep taze kalır. Keza Sapiens’i diğer türlerden ayıran tam olarak da bu gayrettir.

Velhasıl Dünya’ya hayatta kalmaya değil keşfe geldik.

Semboller savaşı

Ayasofya tartışmasının sembolik bir zeminde yapıldığı vaka.

Evet, her iki tarafta da bazıları olayı bu zeminden kaydırma gayreti içinde ancak genel teamül bu.

Duyularla ifade edilemeyen sembol, rumuz veya işaretler kompleks nesnelerdir. İlgili sembole kimin ne anlam yüklediğini tam olarak çözmek ekseriyetle mümkün değildir.

Mesela Fatih’in portresi geçen hafta Londra müzayede evi Christie’s’te 750bin dolara satışa çıkartıldı.

‘Elin gâvuru’ niye bizim padişahın portresine 5.2 milyon Türk lirası değer biçsin?

Bazen sizin için anlam ifade eden semboller başkalarının nesnel gerçekliğinde de yer bulabiliyor. 

Sembolleri çatıştırmak ise insanoğluna acıdan başka bir şey getirmedi.

Sembol savaşının başkenti Kudüs’te yıkım 4000 yıldır devam ediyor.

Bir cephe de burada açmayalım derim.

Kendime notlar #7

“Of all tyrannies, a tyranny sincerely exercised for the good of its victims may be the most oppressive. It would be better to live under robber barons than under omnipotent moral busybodies.” - C.S. Lewis

Amerika’da başlayan ırkçılık karşıtı gösterilerin sentetik olduğunu düşünüyorum. Bunun da ötesinde bu gösterilerin yeni bir yaşam alanı baskısı oluşturan ve anarşiden beslenen ‘Sol Liberteryenizmin’ ajandasına hizmet ettiğine inanıyorum. Radikal feminizm, cinsiyet performativismi ve egaliteryanizm gibi silahlarla toplumları yapısal çıkmazlara sokan ve bunu neredeyse anlamsız/karşılıksız bir idealizmle yapmaya çalışan tehlikeli bir ‘sol’ sosyal ile karşı karşıyayız.

Christopher Nolan’ın işin hakkını vererek yarattığı Batman serisinde Alfred karakteri anarşist Joker’i şöyle tarif ediyordu:

“Çünkü bazıları mantık aramaz, para gibi… Onları satın alamazsın, korkutamazsın, sağduyuya çağıramazsın ve pazarlık edemezsin. Bazı insanlar sadece Dünya’yı alevler içinde görmek ister.”

Bu Joker tanımını ne kadar alkışladıysam Todd Phillips’in Joker filmini bir o kadar eleştirmiştim çünkü; Joker karakterinin (Anarşinin) aklanacak, alkışlanacak bir tarafı olmadığını savlıyordum. Bugün geldiğimiz noktada acı bir ironidir ki, Amerika sokaklarında aynı ‘anarşi’ hakimiyet kurmaya çalışıyor. Tabi bu hakimiyet girişimi bahsini ettiğim sosyal mühendisliği tabana yayan aşırıcı solun, yıllardır titizlikle yürüttüğü bir propagandanın devamıdır.

Bu propaganda; ABD başkan adayı Elizabeth Warren’in 9 yaşında trans ilan edilen bir çocuğu canlı yayında alkışlatması ve eğer başkan seçilirse bu ‘genç’ transın onayı olmadan Eğitim Bakanı’nı atamayacağını söylemesi kadar absürt, ve Mary Poppins’in 1964 yapımlı filmin bir sahnesinde yüzüne siyah duman kaçtı diye The New York Times tarafından ‘ırkçı’ ilan edilmesi kadar çılgın davranışsal bozukluklarda gözlemlenmektedir. Bu kitlenin sosyal ‘adjustment’ yani ayar gibi bir derdi yoktur. Amaçları sosyal karmaşadır. Aynı grup bugün ABD’de ırkıçılık olduğunu iddia ediyor ve yine aynı grup elindeki tüm silahları kullanarak sosyali -sadece ABD’de değil- parçalara ayırmayı hedefliyor. Trump’ın buna keskin bir tepki olarak başkan seçilmesi şaşırtıcı değildir.

Gelelim gösterilerin neden sentetik olduğunu bana düşündüren 3 ana sebebe:

1- Amerika’da Türkiye veya başka bir ülkeden daha büyük ‘ırkçılık sorunu’ yoktur. Her şeyden önce Amerika ‘ırkçılık sorunu’ ile kendi içinde savaşarak yüzleşmiş tek millettir. Amerikan İç Savaşı’nda 600 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Bu savaş ekonomik saiklerle ırk üstünlüğü iddiasında bulunan ve bunu kendine zul sayan iki ana akım arasında yaşanmıştır. “All men are created equal” bugün heykelleri yıkılmak istenen Thomas Jefferson’un Bağımsızlık Bildirgesi’nin ana çıkış noktasıdır: “Her insan eşit yaratılmıştır!”

Lincoln bu uğurda canından olmuştur. Son kertede kurucuların ortaya koydukları bu fedakarlık ve çıkış noktası, zenci ve müslüman Muhammed Ali’yi bu göçmen ulusun yıldızı yapmıştır. Cassius Clay’in açıktır ki, ilgili dönemde Amerika Birleşik Devletleri haricinde hiçbir ülkede ‘yıldız’ Muhammed Ali olma ihtimali yoktur.

Atticus Finch’i bağrına basmış bu ulusun ‘ırkçılık’ değil ancak bir ‘sınıf ve kültür ikilemi’ sorunu olabilir. Ekonomik saikler ve biraz da talihsizlik ile bu ikilemler kategorileşmiştir. Bu noktada ise Türkiye dahil sayısız Dünya ülkesinde benzer -bastırılmış- sorunlar silsilesi vardır (Mesela ‘Kürt Açılımı’ ateş olan yerden çıkan dumandır).

Her şeyden önce bir pragmatik ve özellikle iki yüzlülükten -ve aşırı soldan- tiksinen biri olarak aynaya bakmamız ve objektif olmamız gerektiğine inanıyorum. Bundan daha da önemlisi ise bu sentetik isyandan güçlenerek çıkma ihtimali olan ‘Sol Liberteryenizmin’ Dünya’nın ortak sorunu olduğu gerçeğini göz ardı etmememiz gerekiyor. Eğer eşitçilik romantizmi ile aldatılıp sorunu doğru tanımlayamazsak, uzun vadede sosyal yıkım kaçınılmaz olacaktır.

2- Yağma hangi koşul ve gerekçe ile olursa olsun anarşidir. Anarşi haset gibi eninde sonunda taşıyıcısını öldürür. Anarşi tolere edilemez. Burada sorun ‘Sol Liberteryenizmin’ anarşi arzusunda olması değildir. Anarşi ‘Fikri Mülkiyet’ karşıtı bu güruhun doğasında vardır. Asıl sorun bu talebin yaratabileceği tehlikeyi görmezden gelen ve aklayan diğer elitin/entelijansiyanın akıl tutulmasıdır. Akıl tutulması diyorum çünkü bu bir bakıma çatışmaya davettir. Çatışma ise ancak ortada iki karşıt ideal mevzu bahisse anlamlı olabilir. Ailesine bakmak için yıllarca emek verdiği dükkanı -gerekçesiz/sebepsiz- yakılan işçi bir Anne veya Baba hangi ideal uğruna savaşacaktır? Bu sorunun cevabı yoktur. Girişte bahsettiğim sosyal yıkım mühendisliğinin amaçlarından biri de budur: Anlamsızlık Çatışması!

3- Fırsat ve sonuç eşitliği Batı’da derin bir tartışma konusudur. Fırsatların eşit olduğu bir Dünya’nın savunucusuyum ama sonuçların eşitliğinin sağlanabileceğine inanmıyorum.

Mesela; 50 siyahi ve 50 beyazın yaşadığı bir toplumda atlet/sporcu olabilmek için fırsat eşitliğinin tüm hatlarıyla sağlandığını varsayalım. Bu örnekte genetik faktör sonuç eşitliğinin sağlanmasını kuvvetle muhtemel imkansız kılacaktır. Siyahiler beyazlara açık ara fark atacaklardır. 

Fırsatların eşitliğini savunan toplumların dogmatik olmayan, rasyonel ve daha faydalı yaşam alanları yaratmaya çalıştığı ve aslında yarattığı (ABD, İsveç, Norveç gibi) bir vakadır. Ancak sonuç eşitliğinde (Equal outcome) diretmek toplumu eşitlikçilik (Egalitarianism) kisvesi altında mutlaklığa sürükler. Türü ve amacı ne olursa olsun otoritenin/baskının olduğu bir yerden ‘iyilik’ çıkamaz.

Bu satırların yazarına göre ABD’de kurumlar ve altyapı noktasında fırsat eşitliği garantilenmiştir (Bkz. Barack Obama). AOC ve Sanders gibi karakterlerin talebi ise mutlak sonuç eşitliğidir. Bu durum ancak Kurt Wimmer’in Equilibrium’u türünde distopyalarda mümkün olabilir. Solun en tatlı tuzağı sonuç eşitliğidir. Aldanmayın. Çünkü bu mutlaklık genetik olarak anarşi ve faşizme teşnedir.

Kendime notlar #6

Sıfır toplamlı bir Matrix içinde yaşıyoruz. Bunu fark etmek, anlamak gerçekten zor değil.

Mesela parayı düşünün…

Onu icat ettik çünkü gezegenin kaynaklarını tüketme arzusuna kapıldık. Bu arzu kurduğumuz hayali sistemleri canlı tutuyor. Sistemlerimiz ise birileri denklemin sıfır tarafında kaldığında mütemadiyen ‘hata’ veriyor veya kendini sıfırlıyor.

Sıfır toplamlı bir oyunda kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini söylemek çok zor.

Keynes’in dediği gibi: “Uzun vadede hepimiz öleceğiz!”

Son kertede kısa ve orta vadeye haddinden fazla önem veriyoruz.

Pişman olacağız.

Restorasyon vs renovasyon

Restorasyon koruma, renovasyon yenileme ile alakalıdır.

İki kavram da aynı amaca hizmet eder: Devamlılık.

Ancak;

Her şey yenilenmeye ihtiyaç duymaz. Bazen sadece tamir yeterlidir.

Mesela da Vinci’nin Mona Lisa’sını renove değil restore etmeniz gerekir.

Muhakkak restorasyona konu olan eşya veya sistem daha kıymetlidir. Mamafih renovasyonun kıymeti de inovasyona teşne olmasındadır.

“Restorasyon mu? Renovasyon mu?” sorusunu cevaplamak uzmanlık gerektirir.

Post Covid-19 için şirketlerin ve devletlerin önündeki en zor soru budur.

Zaman daralıyor. Tik tak…

Büyük Teori

Tanı koyma ve tedavi arasında çok kompleks bir ilişki vardır.

Bazen tanı sadece bir göstergedir. Bazen tedavinin ta kendisidir.

Mesela bugün Covid-19’u tanımlamakta zorlandığımız için tedavi konusunda etkin olamıyoruz.

Diagnoz (Tanı) sadece tıp bilimi için değil birçok alan için çok kritiktir.

Ancak bazen tam tanı koymada ısrar etmek bizi bildiğimiz konularda aksiyon almada geciktirir ve sonuçta kayıp o kadar büyük olur ki, ortada tanı konacak sorun kalmaz. 

Bu ikilemin arkasında büyük resmi görme refleksi, başka bir deyişle deyişle Büyük Teori ihtiyacı vardır.

Bugün herkes Büyük Teori peşinde.

Sizi uyarayım; Büyük Teori diye bir şey yok.

Öyküsüz Pazarlama Olmaz

Guguk kuşunun başka kuşların yuvalarını gasp edip korkunç bir entrika düzeni ile çoğaldığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Diğer kuşların yumurtalarını yuvadan dışarı atarak kendi yumurtalarına yer açıyor, kuluçka zahmetini de diğer yuva sahibi anne kuşun başına yıkıyorlardı.

Şaşırmıştım çünkü bu benim için bir nevi doğal seçilimin hack’lenme durumuydu.

Bana göre daha iyi olanın değil de daha kurnaz olanın kazandığı bir doğal yaşam Sapiens’e özgündü.

Değilmiş.

Guguk da en az bizim kadar kolpaymış.

İnançlarımız bazen pamuk ipliği hassasiyetinde öykülere bağlıdır. Bildiğiniz, inandığınız öyküler anlamını yitirdiğinde veya yenisi ile ikame edildiğinde inançlarınız değişir.

Pazarlama için de öykü sıfır noktasıdır. Özgün bir öyküden başlamayan pazarlama, pazarlama değildir*.

Öykü yaşatır ve öldürür. Muadili yoktur.

*Uzun bir süre düşündükten sonra, son aşamasında olduğum kitabımın ismini ‘Öyküsüz Pazarlama Olmaz’ olarak belirledim.

Pazarlama'nın vadesi

Keynes belirsizliğin önemli bir faktör olduğunu söyler. Bu nedenle iyi ekonomist uzun vadeye değil kısa vadeye odaklanmalıdır.

Peki Pazarlama’nın hedef vadesi ne olmalıdır?

Zor bir sorudur. Lakin pazarlamacının kâr algısı ekonomistin aksine kazan-kazan üzerine kurulmalıdır.

Pazarlama alternatif bir yarında buluşmaya dair sözleşmedir.

Bu sözleşme ise gerçekleşecek bir kehanetten çok gerçekleşmekte olan ile ilgildir.

(SpaceX bu konuda güzel örnektir)