Alternatifler

Çokluevren’in teorisi eğlenceli, hipotezleri sıkıcıdır.

Absürt bulup şiddetle inkar edenler olsa da ‘paralel evrenler’ ihtimali oradadır.

Kimine göre bilim bu yolla Tanrısızlık ihtimalinin sınırlarını zorlamakta, boşuna kürek çekmektedir.

Belki.

Bana göre ise bu keşfi varoluş sorunsalından çok alternatiflere duyduğumuz ilgi ve arzu tetiklemektedir.

Bu ise boş bir çaba değildir.

Dünya savaşlarının yaşanmadığı, çocukların açlık ve sefalet yüzünden ölmediği, alternatif bir evrende alternatif bir Dünya hayali -kabul edelim- kötü bir hayal değildir.

‘Alternatif’ aynı zamanda bir öykü temasıdır. Daha iyi olasılıklar için çalışan, daha iyiyi arzulayan Pazarlamanın çıkış noktasıdır.

Bugün Bayram. Bugünün alternatifi yok. Bugün güzel işler yapın.

Mutlu Bayramlar…

Bildirimleri sınıflandırın

Bildirimlerin bizi hızlandırması, önceliklendirme yapıp hayatımızı kolaylaştırması gerekiyordu.

Aksi oldu.

Artık aceleye getiriliyor, önemsiz içeriklerle baskı altında tutuluyoruz.

Sıranın bize gelmeyeceği, ilgisiz olduğumuz, sentetik bir kuyruğun en sonunda bekletiliyoruz.

Dara getirilmek ve önemsiz olanla meşgul edilmek hiçbirimizin hoşuna gitmiyor.

Müşterileriniz için hazırladığınız bildirimleri sınıflandırın. İlgisiz ve fazla olanı süzgeçten geçirin. Bu konuda insafsız davranın. Aksi halde size insaf edilmeyecektir.

Tüketici inadı

1945 yılında Amerikalılara ‘Evinize TV satın alır mısınız?’ diye sorulduğunda, %98’inin ‘hayır’ cevabını vermiş olması şaşırtıcı değildir.

Asıl hayret verici olan 1948 yılına gelindiğinde ABD’de haftada 100bin TV satılmış olmasıdır.

Jenerasyonumuz da e-mail, Facebook, iPhone, Tesla ve dün Netflix için benzer dirençleri gösterdi.

Bugün dönüp sorsanız “Aslında ben en başından beri hep ilgiliydim…” ile başlayan savunmalar duyabilirsiniz.

Çıktığı zamana göre herbiri alanında kritik sorunlar çözen bu ürünleri kabullenmemiş olmamızın arkasında, sorunlarımızı görmezden gelme refleksi vardır. 

Bana göre bu refleks Sapiens’in kalıtsal bir beyin arızasıdır. 

Türümüz çoğu zaman sorunlarını çözmek yerine onlarla yaşamayı ve koşullara adapte olmayı seçer. Bu nedenle hayatlarını iyileştiren ve seviye atlayan insanlar/toplumlar azdır.

Eğer ürettiğiniz üründe aşağıdaki üç vasıf varsa;

-Yenileşimci,

-Sorun çözen,

-İhtiyaç oluşturan,

Sabredin.

Er yada geç tüketicinin/hedef kitlenizin inadı kırılacaktır.

Pazarlama ise bu noktada sorunlarını görmezden gelen tüketicinin uyandırma servisidir.

Problemi tanımlayın

Bazen bir problemin çözümü umulandan çok zaman alır. Ancak bu her zaman problemin çok karmaşık veya zor olduğu anlamına gelmez. Bazen problemi tanımlamak onu çözmekten daha güçtür.

Tanımsızlık ise çekingen ve belirsiz bir bekleyişe sebep olabilir. 

Bu olası edilgenlik hali küf gibi yayılıp taşıyıcısını felç eder.

Bugün çoğumuz yaklaşmakta olan değişimin özünde hangi problemleri barındırdığını hala tanımlayabilmiş değiliz. 

Grafikler V, U, L veya Nike olabilir, farketmez.

Lakin, şeklin belirginleşeceği eşiğe doğru zaman daralıyor.

Problemlerinizi tanımlayın.

Unutmayın tanımlayamadığınız sorunla mücadele edemezsiniz.

Yeniden kullanılabilir uzay

‘Tek kullanımlık’ kavramından hep imtina etmişimdir. Bu ürünler ekseriyetle müsrif, çevre düşmanı ve zayıf zekalıdırlar.

Tek kullanımlık ürünler Pazarlama’nın pazarlamaması gereken kuşatma altında olan tehlikeli bir alandır.

(Yazılarımı takip edenler kısa yazmaya çalıştığımı bilir. Konunun tarihsel gelişimine tam bir çerçeve çizebilmek adına bu sefer görece uzun yazmak durumunda kaldım. İyi okumalar.)

Yakın tarihte mucizevi başarılar ortaya koyabilecek ve belki de asrımızın en maliyetli ‘Yeniden Kullanılabilir’ süreci başladı. Gelin bu süreci size özetleyeyim…

Amerika’nın Space Shuttle programı birden çok kere kullanım için tasarlanmıştı. 1981 yılında başlayan programla Hubble yörüngeye oturtulmuş ve Uluslararası Uzay İstasyonu inşa edilmişti. Geleneksel tek kullanımlık kapsül mekiklerin yerini geniş kargo ve yolcu kapasiteli Columbia, Challenger, Discovery ve Atlantis almıştı.

Ancak 133 başarılı görev 2 felaketle sonuçlanan (Challenger ’86 / Columbia ’03) uçuşun gölesinde kalmıştı. Sistemin kompleksliği, yeniden uçuşa hazır hale getirme maliyeti ve 1.5% yüksek hata payıyla sürdürülebilir olmadığına kanaat getirildi. 2011 yılında program sonlandırıldı.

Artık Amerikalılar tırnaklarıyla inşaa ettikleri Uluslararası Uzay İstasyonu’na (UUİ) Ruslardan (Soyuz) bilet satın alarak ulaşabileceklerdi…

2002 yılında ise uzay bilimleri noktasında çılgın fikirleri olan biri SpaceX adlı şirketi kurarak sahneye çıkmıştı. Elon Musk ‘Yeniden Kullanılabilir’ kapsamı içine roketleri de dahil ederek çalışmalarına başladı. Artık roketler birden çok kere kullanılabilecek, dolaysıyla 40-50 milyon doları aşan roket başına maliyetler cepte kalabilecekti. Bu iddialı proje çoğu devlet ve özel girişim tarafından ciddiye alınmadı. Ancak SpaceX 2014 yılından başlayarak gerçekleştirdiği 30’un üzerinde tam geri dönüşümlü operasyonla imkansızı başardı. Artık SpaceX ‘Yeniden Kullanılabilir’ mekiği ve roketleriyle UUİ’ye geleneksel maliyetlerin çok altında kargo taşımacılığı gerçekleştiriyordu. Özel sektöre uzay endüstrisinde başarı şansı tanımayanlar ise fena halde yanılmıştı.

SpaceX bu günlerde 27 Mayıs’taki tarihi uçuşuna hazırlanıyor. Nasa’nın Space Shuttle programının sonlandırılmasından 9 yıl sonra ilk defa Amerikan topraklarından UUİ’ye astronot gönderilecek. Peki bu ne anlama geliyor?

Tabi her şeyden önce ABD artık Soyuz için Ruslara koltuk başına ödediği 90 milyon doları ödemek zorunda kalmayacak. SpaceX bu maliyetleri dramatik şekilde aşağıya çekmiş durumda (Astronot başına 48 milyon$). Kazakistan’dan gerçekleşen Soyuz kalkışları operasyonel maliyetler bir tarafa 1970’lerin teknolojisi ile tasarlanmış kompleks bir sistem. Uçuşlar 2 metrelik dar bir kapsül içinde manuel pilotajla gerçekleştiriliyor ve Soyuz’un hiçbir parçası yeniden kullanılabilir değil. Yani bugüne kadar 1700’ün üzerinde görev gerçekleştirmiş Soyuz roket ve mekiklerinin hepsi sıfırdan inşaa edilmiştir.

SpaceX’in Dragon’u ise bilim kurgu tadında otonom, güvenli, konforlu ve tamamiyle ‘Yeniden Kullanılabilir’ bir uzay yolculuğu satıyor.

Tesla ile başlayan etkinlik trendini SpaceX’e taşıyan Elon Amerika’nın nefes kesen uzay mücadelesi tarihine tek kullanımlık olmayan tertemiz bir sayfa açıyor (Fingers crossed)…

Hayatta kalma içgüdüsü

Salgın krizinin depresyona dönüşme ihtimali radarımızda. Ekonomik depresyondan tutun sosyal, dini ve kültürel depresyona kadar bir çok başlık mercek altında.

Tüm bu hengame içinde hayatta kalma telaşındaymışız görüntüsü veriyoruz. ‘Görüntü’ diyorum çünkü öyle olduğunu düşünmüyorum.

İnsan ırkını piramidin en üstüne taşıyan ‘Hayatta kalma içgüdüsü’ veya ‘Adaptasyon’ değildir. Bunları bizden daha iyi yapan türler var. Bu bağlamda ‘Kollektiflik’ kavramının da abartıldığı bir vaka.  

Sapiens, ‘Hayatta kalma içgüdüsünün’ ötesinde kendini evrende konumlandırma çabası içindedir.

Bu çaba kompleks kurumlar kurmamız ile sonuçlandı. Bu nedenle sanat yapıyor, savaşlar başlatıyor ve Mars’ta medeniyet kurmaya çalışıyoruz.

Sadece hayatta kalmak veya birilerini hayatta tutmak için çaba göstermek türümüzün sürdürebileceği bir mücadele değil.

İzolasyona karşı çıkanların ironik olarak ekonomik darağacını öne sürmeleri hayatta kalma değil ölüm seçme yarışında olduğumuzu gösteriyor.

Livescience göre bizi her gün öldürebilecek 2.6 milyon farklı neden var. Yaşınız 30 ise önümüzdeki 10 yıl içinde ölme ihtimaliniz neredeyse 3%.

İnsanın hayatta kalması bir mucizedir ve insan bunun farkında. Bu nedenle hayatta kalma içgüdüsünü devamlı görmezden geliyoruz. Ecnebi ama cuk oturan tabiriyle overide ediyoruz (Anne tavuğun aslana saldırması gibi).

Son kertede ‘Hayatta kalma içgüdüsü’ gün geçtikçe ekosistemini tüketen yani bindiği dalı kesen Sapiens’in olmazsa olmazlar listesinde ilk 3’te bile değildir.

Er yada geç Covid-19’u da görmezden geleceğiz…

Kapasitenin optimizasyonu

Salgın krizi başladıktan hemen sonra 2 olgunun üstüne gidilmesi gerektiğini yazdım.

1- Kapasite

2- Optimizasyon

Dünya’nın en büyük bağımsız petrol depolama şirketi Vopak “Kapasitem doldu!” dediğinde yer yağının dibe vurduğunu gördük.

WTI petrolü 11$’a düştüğünde arzı karşılama kapasitesinde sorun olduğunu anladık. Ancak apaçıkki arzın optimizasyonu problemi de söz konusuydu.

Konuyu daha iyi kavramanız adına:

Sizce yüzölçümü Türkiye’den 19 kere daha küçük olan bir ülke nasıl olur da Türkiye’den 6 kere daha çok ‘Tarım’ ihracatı yapabilir?

Yada,

Nasıl olur da Türkiye’nin toplam ihracatının (180 milyar$) yarısından fazla ‘Tarım’ ihracatı (98 milyar$) gerçekleştirebilir?

Cevap kapasitenin optimizasyonundadır.

Hollanda kapasitesini optimize etmek için eğitim, altyapı ve teknolojiye Türkiye’den 100 kat daha çok yatırım yapmıştır.

Hollanda tarım endüstrisi kapasitenin optimizasyonu ve başlı başına kapasite üzerine yürütülecek temel tartışmalar için -bu satırların yazarına göre- harika bir çıkış noktasıdır.

Kendime notlar #5

”Küresel krizin boyutu ne olur?” sorusu derin bir tartışma konusu. Türkiye olarak 2008 krizinin ardından ilk çeyrekte yaklaşık %14 küçülmüştük. Bana göre 2008 ile bugünün en temel farkı çözümün merkezileştirilememesi konusudur. Herkes kendi başına…

Bugün Türkiye’nin kısa vade borcu 170 milyar dolar seviyelerindedir. Bir GOÜ (Gelişmekte Olan Ülke) olarak dolar kazanma kabiliyetimiz ciddi risktedir. Biz iyileşsek bile bize dolar kazandıran piyasaların durumu hem yatırım hem de ihracat pazarları noktasında meçhuldür. Hükümetin global finansal sistem tartışmasını tekrar gündeme getirmesi TL ile borçlanamama durumu ile ilintilidir.

Gelişmiş ülkelerin borcun peşine düşeceği bir maraton gelişmekte olan dünyada domino etkisiyle iflaslar başlatabilir. Bu kabusu yaşamamak adına Trump’ın -tüm uyarılara rağmen- ülkeyi Mayıs ayının başında açma girişimi ise ürkütücüdür. Aşının en erken 18 ayda çıkacak olması, %95 oranında işe yarayacak bir ilacın kısa vadede üretilememesi ve gribin mevsimselliği durumunun belirsizliği cesaretleri kırıyor. Saniyen aşının bugün bulunma olasılığı karşısında; milyarlarca insanın aşılanması operasyonu, yaşlıların aşılara karşı negatif direnci ve aşı karşıtlığı konuları da göz ardı edilebilecek komplikasyonlar değildir. Bu soruların hepsi sürecin uzayacağına dair göstergelerdir.

Türkiye’nin elindeki ekonomik opsiyonlar ise limitlidir. Bu bağlamda Prof. Dr. Nevzat Saygılıoğlu’nun tıpkı sağlıkta yapıldığı gibi “Ekonomik Bilim Kurulu” önerisini çok önemsiyorum. Eğer bu kriz bazı çevrelerin öngördüğü şekilde 3 çeyrek boyunca devam edecekse Türkiye’nin olağanüstü çıkış stratejileri üretmesi gerekecektir. Çünkü resesyon eşi görülmemiş seviyelere ulaşabilir. Bu çerçevede ‘Mitigating the COVID Economic Crisis: Act Fast and Do Whatever It Takes‘ çok faydalı bir derlemedir.

Tabi ekonomistler karamsar tablolar çizmeyi severler. Çoğu zaman da yanılırlar. Çünkü ekonomi bilimi bu drama tutkusuyla teori üretirken ölçemediği veya göreceli ölçtüğü birçok girdi vardır. Mesela Türkiye’nin bir GOÜ olması konusu gibi. Hans Rosling meşhur kitabında bunu anlamlı şekilde tartışmıştır. “Türkiye hangi koşullarda ‘emerging market’tir?” sorusunun cevabı bana göre meçhuldür. Bugün Türk sağlık sisteminin işleyişi ve altyapısı gelişmiş ülkelerin tamamını geride bırakmıştır. Bu çok çok önemli bir faktördür ve orta/uzun vadede ekonomiye psikolojik yansımaları hafife alınamayacak kadar kıymetlidir.

Ekonomide belirsizlik hiç bu formda tecrübe edilmemişti ve evet; olasılıklar her geçen gün anlamını yitirmektedir. Ümitsiz olmak için çok fazla nedenin olduğu bu süreçte ise şu iki olgu arasında mütemadiyen tercih yapmak durumunda kalacağımıza inanıyorum: Bilim ve Komplo. İkinciyi seçtiğimizde başımıza neler geldiği tecrübeyle sabittir.

Geleceğin bedeli

Zaman makinesi hayali geçmişi değiştirip geleceği bilme arzusu etrafında şekillendi.

Alternatif; geçmişi iyi bilip geleceği de iyi yönde değiştirebilme kabiliyetindedir.

Bugün yaşadığımız kriz geçmişten ders almamış devletlerin geleceğe dönük beklentileri yönetememesinin bir özetidir.

Geçmişi öğrenme/hatırlama iştahı diğer her şey gibi bir seçimden ibarettir.

Geleceği kristal bir küreden izleyemeyeceğimize göre dün doğru seçimleri yapmanın bugün ne kadar önemli olduğunu bir nebze anlamış olduk.

Tezgâh

Tezgâh bazen işin kendisinden ve markaların değer endeksinden daha kıymetlidir.

Bazen tezgâh satar, markanız veya ürününüz değil.

Çünkü önemli olan limon satan veya tartısı ile kilo ölçen bir çocuğun tezgâhından alınan mal ve hizmetin piyasa değeri değil, gerçekleşen takasın niteliksel kıymetidir.

Bu nedenle tezgâh kurmak kolay, süreklilik sağlamak çok zordur. Çünkü iyi bir tezgâh suistimal edilmeye çok müsaittir.

Kiğılı 10 kuruş fazla kazanabilmek için tezgâhını suistimal etti.

Geçmiş olsun.