Bir sınıf meselesi

İşlenmiş gıdayı neredeyse hiç tüketmiyorum. Ülker veya Eti reyonundan kendim için en son ne zaman ürün satın aldığımı hatırlamıyorum. Bu, çaya şeker atmıyorum cakası değil. Sevmiyorum, samimiyim. Ancak bir istisnam var: Arada sırada Nutella Bisküvi yediğim oluyor.

Ülkemizin -özellikle İstanbul’un- bir fiyat krizi yaşadığı vaka. Gelin size benim Nutella ekonomimi anlatayım:

Bu ürün Migros’ta 304 gramlık paketi (içinde 22 adet bisküvi var) 299,90₺’ye satılıyor. Aynı ürünü bir Opet mağazasında 390₺’ye ve farkında olmadan Odayeri gişelerindeki Aytemiz istasyonunda 500₺’ye satın aldım.

“Deli misin kardeşim, bir bisküviye 22,72₺ verilir mi?” dediğinizi duyuyorum. Fiyatına bakmadan aldım. Kasa o kadar yoğundu ki sırayı meşgul etmemek ve kasiyeri mağdur etmemek için ses çıkarmadım. Boğazımda düğümlendi, geçmedi tabi; o da ayrı mesele.

2 püskevit = IHE’den 500 g çok tahıllı ekmek

2 püskevit = 1 litre ayran

2 püskevit = 3 kg patates

2 püskevit = 1 kg portakal

2 püskevit = 200 g süzme beyaz peynir

2 püskevit = 1 kg salça

2 püskevit = 500 g makarna

2 püskevit = 200 ml 4 adet Beypazarı sade maden suyu

2 püskevit = 500 g şeker

2 püskevit = 750 g tuz

2 püskevit = 500 g pirinç

22 bisküviye karşı dolu bir market torbası. Bu aynı ürün İngiltere’de Tesco’da 161₺. Yani yarı fiyatına.

Bakın, yediğinizde size faydadan çok zararı olan bu ürünün ülkemizde bu şekilde fiyatlanması tamamen bir sınıf meselesidir. Ahlaksızlık veya nankörlük hafif kalır; bu ürünün bu koşullarda satılmasına neden olanlar bu ülkenin düşmanıdır.

Bahçeli, “O çocuk aklından geçiriyor: Benim de bir çikolatam, bir püskevitim olsa, anne bana niye almıyorsunuz diyor…” dediğinde tiye alıp alay etmiştim. Müthiş bir öngörü sahibiymiş kendisi(!)

Kim daha deli?

2017 Anayasa değişikliği deliceydi.

2018 kur krizi ve faiz kararları deliceydi.

Depremde yaşadıklarımız deliceydi.

Sabah saat 8.00’de karanlık olması delice…

Ama yayalara yol vermemen de öyle.

Her fırsatta imar affından köşeyi dönmen, trafikte ve hatta Starbucks’ta bile sırayı kırman, yerlere çöp atman: Hepsi delice.

Sen de delice davranıyorsun, hükümet neden farklı olsun ki?

Dolmayan boşluk

Ayaküstü bir sohbette arkadaş, “Boş işler, yalan dünya…” dedi. Çok duyduk, hâlâ duyuyoruz. Gerçekten öyle mi? Gerçek, gerçekten boş mu?

Hiç zannetmiyorum.

Bu topraklar, böyle böyle bu dünyayı yermekten bu dünyada yer edinemedi. Anlam, bu medeniyet için burada değil; o çok uzaklardaki vaatlerde saklı. Ona feda edilmiş. Motivasyon da bu. “Sahi, biz neden Ay’a çıkamadık!” demek safiyane olur. Deli misin? Bizim hedeflerimiz daha büyük, gözümüz daha yükseklerde(!)

Çünkü bu dünya boş.

E dolduramadığımız için öyle hissettiriyor olabilir mi? Olabilir.

Heves ve arzu

İyi bir pazarlamacının heves ve arzuları/istekleri birbirinden ayırabilmesi gerekir. Bu kritik bir beceridir çünkü ilk bakışta ikisi de aynı görünebilir. Ancak heves hızlı bir şekilde söner; çünkü ürünle değil, sahip olma arzusu ile ilgilidir. Sahip olunduğunda, bu süreç sona erer ve nesne anlamını yitirir. Örneğin, Dubai Çikolatası birçok insan için bir heves ürünüdür; ancak belki bazılarımız için uzun soluklu bir arzuya dönüşebilir.

Öykü, bu ayrım etrafında şekillenir. Eğer heves ile arzuyu birbirinden ayıramazsan, zaman kaybedersin.

Gündemin değil

Gündem vitrindeki dekor gibidir.

Arka planda olanlar her zaman daha fazla, daha karmaşık ve daha ilgisizdir. Birkaç gündür Türkiye olarak gündemimiz Suriye. İki-üç yıl sonra bu gündem hiçbirimiz için bir anlam taşımayacak. Çünkü bugün hiçbirimiz bu gündemin dinamiklerini belirlemiyoruz.

“Aman sen de, her gündem böyle değil midir(!)” diye düşünülebilir.

Hayır. Senin gündemin, gerçek gündemdir:

Verdiğin ama hala tutmadığın sözler, yaşının omzuna yüklediği dertler, işinin, eşinin ve dostunun durumu, hayallerinin hali vs. Bunların hiçbiri Suriye ile ilgili değildir ve hiçbiri ondan doğrudan etkilenmemektedir.

Gündemi belirlemek senin elinde.

Benimkini değil, kendi gündemini.

Bugün, “Keşke Covid gündemini daha çok takip etseydim, çok geri kaldım?” diyor musun?

Muhtemelen hayır.


Stokta kalan son kitaplar sahiplerine kargolandı. 30 sayfa, ilk bakışta hafif sıklet görünebilir; ancak satır araları, vermek istediği imajdan çok daha fazlasını barındırıyor. Buradan özellikle dört isme teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Jestleri ve güzel yürekleri için: Sevgili Ömer Dike, Hüseyin Serhan Bocutoğlu, Hasan Umar ve Çağan Kara.

Gönderileri çıkmamış iki arkadaşımız var: Kemal B. (t:19) ve Burcu M. (t:52). Yarın iletilecektir. Teşekkür ederim, iyi okumalar!

Aklın sesi

“Kalbinin sesini dinle…”

Bu, içgörü ile ilgilidir. Bazen işe yarar; ancak çoğu durumda, mayınlı bir tarladır.

Her işin özünde, o işe anlam katan temel prensipler vardır.

Bu prensipleri tam kavramadan; kalbin, içgörün veya gönlün her ani değişiklikte kolayca yön alabilir.

Eğer kalbinin sesi aklından gür çıkıyorsa, savrulup gidersin.

Geçmişteki gelecek

Tenet çoğu kişiyi yordu. Ama benim için ilk okumada bile bir başyapıttı. Bu diyalog bir film senaryosunda ana karakterin sağdıcı ile yaptığı en iyi diyalog olabilir:

Neil: Bu görevin kumaşına bir geçmiş daha dokuyacağım.

Protagonist: Neil, dur!

N: Az önce dünyayı kurtardık. Hiçbir şeyi şansa bırakamayız.

P: Farklı hareket etsek bir şeyleri değiştiremez miyiz?

N: Olan olmuştur. Dünyanın işleyişinde kullanılan bir inanç göstergesi. Kılını kıpırdatmamak için bir mazeret değil.

P: Kader mi?

N: Adına ne dersen.

P: Sen ne diyorsun?

N: Gerçeklik.

P: Bana hâlâ seni kimin işe aldığını söylemedin, Neil.

N: Hala tahmin etmedin mi? Sen aldın. Ama düşündüğün zamanda değil. Geçmişte bir geleceğin var. Yıllar önce benim için, yıllar sonra senin için.

P: Beni yıllardır tanıyor musun?

N: Benim için, sanırım bu güzel bir dostluğun sonu.

P: Ama benim için bu sadece bir başlangıç(?)

N: Beraber bazı şeyler yapıyoruz. Bayılacaksın. Göreceksin. Bu operasyon bir zaman kıskacıydı.

P: Kimin?

N: Senin! Daha yolun yarısındasın. Başlangıçta görüşürüz dostum.

“Geçmişte bir geleceğin var.”

Hepimizin var.

Hayırlı haftalar.

Hipotetik

Limitsiz kaynak diye bir şey yoktur. Evet, Bill Gates istediği her ürünü satın alabilir; ancak istediği her nüfuz (etki) yani influence satın alamaz. Güç, tahakküm, kültür, inanç, arzu, beklentiler ve töre ayrı ayrı fiyatlanır. Keza, bunların hepsi birbirine arabağlantılıdır. Karmakarışıktır. Mesela, pankreas kanseri olsa kurtulamaz. Jobs kurtulamadı.

Geçen gün sevdiğim bir dostumla ayaküstü sohbet ettik. Para ile ilgili problemini çözdüğünü söyledi. Bu, harika bir şey. Çoğu insanın aşmayı hayal ettiği bir limit. Ama yeterli değil. Şimdi, çoğumuzun yaptığı veya yapmaya çalıştığı gibi İstanbul’dan kaçış peşinde. Ancak bu göç bile kendi içinde limitlerle gelir. Geride bırakmak istemedikleriniz ve yeninin getirdiği riskler, ayrı birer limit konusudur.

Hayat, öyle veya böyle bir limit yarışıdır. Yani, sınır. Ve belki inanmazsın ama birçoğu -para dahil- farazidir. Limitin mahiyetini anlayıp vaziyet alma sanatındır.

Monopol

Aptamil sıvı mama sektöründe tekel. Bizim çocuğumuz sıvı mamaya alıştı ve toz mamayı reddediyor. Şu anda da market raflarında Aptamil’in 2 numara sıvı maması yok.

Kapitalizmi ne kadar eleştirirseniz eleştirin, serbest piyasanın tekelleri öldüren mekanizmasını başka bir sistemde göremezsiniz. Rekabet piyasası sadece inovasyon ve iyi fiyat değil, aynı zamanda alternatiflerle tüketici korumasını da beraberinde getiriyor.

Peki, Aptamil, diğer potansiyel üreticilerin bu alana girmemesinden dolayı suçlanabilir mi?

Tabii ki. Çünkü Aptamil, aldığı sorumluluğu yerine getirmiyor. Ve bizi kendisine muhtaç bırakıp tedarik sağlamadığı için de marka algısını yıpratıyor. Bugün Aptamil’den nefret ediyorum. Yarın, ona ilk fırsatta sırtımı döneceğimden eminim. Aptamil ise bir çuval inciri berbat ettiğinden habersiz. Neden? Çünkü Pazarlama stratejisi gerektiği gibi iş yapmıyor. Hülasa: Markamın ömrü uzun olsun istiyorsan güzel Pazarlama yap.

Ürünün özü

Succession’ı, blogu takip eden ve sanırım yazar olan bir hanımefendinin tavsiyesiyle izlemeye karar verdim.

İzlemeyenler için spoiler vermeyeceğim. Ancak şu kadarını söyleyeyim: Öyküleri öykü yapan karakterlerdir. Markalar için öykünün önemini hep vurguladığımı bilirsin. Bu durumda şu benzetmeyi yapmama izin ver: İyi bir öyküye sahip bir markanın baş karakterleri ürünleridir. Peki ürünün karakteri nasıl olmalıdır?

Dizinin geleneksel olmasa da protagonisti Logan Roy’un şöyle bir repliği vardı:

“Hiçbir şey durağan değildir; her şey, her yerde, sonsuza dek sürekli hareket halindedir.”

Harika bir tespit ve tanımlamadır. Bir düşün derim.