Seninle 5 dakika

Benim bir işi senden daha hızlı ve etkili yapıyor olmam, sende “Ya ne olacak, 5 dakikanı alır!” saflığına neden olmasın.

Meramım, “Yapmam beş dakika, öğrenmem beş asır aldı.” lakırdısından farklıdır. Evet, bu geçerli ve öğretilmesi gereken bir gerçektir. Ancak bazı insanlar hazıra alışır. Bazılarının hayatı güzel denk gelir, işleri kolay yürür. Bu da onlarda, minnettarlık yerine her şeyin hep böyle gitmesi gerektiği yanılgısıyla garip bir bencilliğe yol açar. İşte o insan, “beş dakika, beş asır” falan anlamaz. Böyleleriyle karşılaştığınızda, anlatın. Ve bir kere de olsa işlerin her zaman istedikleri gibi gitmeyebileceğini onlara gösterin.

Hayırlı hafta sonları.

%54

Roger Federer’in Mayıs 2024’te Harvard mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada,

sadece Pazaralam açısından değil, birçok konuda altın değerinde bir tespit yapmıştı:

“Kariyerim boyunca maçlarımın neredeyse %80’ini kazandım… ama oynadığım puanların sadece yaklaşık %54’ünü. Neredeyse her iki puandan birini kaybedince, her hatada takılı kalmamayı öğreniyorsunuz.”

Federer, oynadığı puanların yarısını kaybetti. Bu, günün neredeyse yarısı demek. Bu istatistik, yaptığın işin yarısında başarısız olup yine de en iyisi olabileceğinin kanıtı.

Mesele, yılmadan ve istikrarla aynı kulvarda koşmak. Her heyecan verici ve dikkat dağıtıcı fırsata zıplamamak. %46 kusur, %100 efsane olmak için yeter.

Kültür ithalatçısı

Kültür üretmekle kültür tüketmek, bazen aynı şey gibi görünse de, aslında birbirinden inanılmaz derecede farklı konseptlerdir. Şu anda müşterisi olduğumuz her ürünle -Netflix’ten iPhone’a kadar Amerikan- kültürünü tüketiyoruz. Ancak bu tüketim, bir yerlerde yeni kültürlerin üretilmesine hizmet ediyor.

Kültürün ithalatçısı olmak, ürün ithalatçısı olmaktan çok daha riskli bir ekonomik handikaptır.

Bunu aşmak yıllar alır, ve biz henüz yolun başındayız.

Ne iyi ne kötü

Bugün Türkiye ekonomisinden birkaç başlık:

“Merkez Bankası rezervlerinde artış sürüyor.”

“Bakan Şimşek: Yatırımcılar geliyor.”

“Tamam, o zaman işler düzeliyor.” derken, bir sonraki slayt:

“15-34 yaş grubunda 6,7 milyon işsiz!”

Bu olumsuz verinin doğru olmadığından neredeyse eminiz. Çünkü ülkede ciddi bir kayıt dışılık sorunu var. Ancak ilk iki verinin iyi yanına da sevinemiyoruz. Çünkü biliyoruz ki arkası boş.

Biliyoruz ki, yapmakta olduğumuz birçok şey ve başımıza gelen birçok sorun, gerçekle olan takasımızın değil; inançlarımızın bir sonucudur.

Nasıl inandığımızı değiştirmediğimiz sürece, gelecek bugünden farklı olmayacak.

Kültürel fark

Geçenlerde önüme eski bir video düştü. Biri, Denzel Washington’a neden (Siyahi bir Amerikalı aileyi konu alan) kendi filmini kendisinin çekmeyi seçtiğini soruyor. Denzel’in cevabı yaklaşık olarak şöyle: “Steven Spielberg Schindler’s List’i çekti, Martin Scorsese de Goodfellas’ı. İkisinden biri diğerini yönetebilirdi ama yapmadılar. Çünkü arada kültürel farklar var.”

Eğer bir ürünün, işin, sektörün, sanatın, şehrin veya insanın kültürüne ait değilsen, orada bir şey geliştiremezsin. Yapsan bile zorlama olur. Kültür, DNA kadar belirleyicidir. Gizlenebilirsin ama görünür olamazsın.

Hayırlı haftalar.

Yoruluyoruz

Artık pazar, hem internetin aldığı form ve ulaştığı alanlar hem de internet ürünlerinin kolaylaştırdığı günlük yaşamın etkisiyle, ciddi bir “Bir şeyleri yanlış mı yapıyorum?” anksiyetesine dönüşmüş durumda. Bu kaygı bozukluğu, domatesi nasıl yıkadığımızdan çocuğumuza nasıl davrandığımıza kadar hayatın her alanına sirayet ediyor. Sebebi ise çok basit:

Anlayabileceğimiz, yani tüketebileceğimizin çok üzerinde, bilgi görünümlü bir içerik arzı mevcut. Neden bilgi görünümlü? Çünkü sosyal medya aracılığıyla tükettiğimiz pratik bilgilerin çoğu, denenmemiş ve kanıtlanmamış, sadece mantıklı çıkarımlardan ibaret. Ve evet, her mantıklı görünen şey nihai doğru değildir. Daha dün, bir kadın doktorun kemik iliğinin çocuklara zararlı olduğunu iddia ettiğini okuduk. Açıklamaları da gayet mantıklıydı(!) Oysa yıllardır bize bunun tam tersinin faydalı olduğu öğretiliyor. Bu ve benzeri içerikleri paylaşanların amacı, gerçeği ortaya koymak ya da ispatlamak değil; ilgi çekmek ve etkileşim almaktır.

Yoruluyoruz dostlar…

Bu yorgunluk, bizi çok daha az tüketen -ve nihayetinde mevcut ekonomik sistemi çıkmaza sokacak- bir yola doğru sürüklüyor.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mız kutlu olsun. Sevgiler.

Girişken

Girişimci olmakla girişken olmak arasında ciddi farklar vardır.

Girişken kişi hiperaktiftir; kendi kendine iş ve uğraş yaratabilir. Ancak bu uğraşlar çoğu zaman ekipler, kalıcı ürünler ya da güçlü yapılarla sonuçlanmaz.

Girişimci -yani müteşebbis- sorumluluk sahibidir; hesabını bilir, planlıdır. Hazırlıksız ya da tecrübesiz yola çıkmaz. Zıplamaz, koşmaz. Adım atar, yavaş yürür. Girişimci; stratejik düşünen, hedef kovalayan, sermayeye hükmeden kişidir.

Kapital kazanır.

İkisini birbirinden ayırırsan zaman kaybetmezsin.

Tik tak

Büyük bir değişimin eşiğindeyiz.

Drama falan yok.

Öyleymiş gibi yapıp günü kurtaracağını sananlar fena çuvallayacak.

Evet, bilgi bize her zamankinden çok daha ulaşılabilir. Ama değişmeyen, soğuk ve sağlam bir gerçek var: Onu hasat etmek, işlemek ve kompartımanlara ayırmak hâlâ ciddi emek ve zaman gerektiriyor.

Bunu dünden bugüne halledebileceğini zannedenlere bir hatırlatma: Tik tak…

Pamuk Prenses

Snow White, yani Pamuk Prenses’in IMDb puanı 1.6’dır.

Bilmeyenler için: 1.6, platformda 9 puandan bile daha nadir görülen bir nottur.

Eğer 250 milyon dolarlık bir bütçe size IMDb’de en azından 7 puan kazandıramıyorsa, pazarlama adına pek çok şeyi yanlış yapmışsınız demektir.

1812 yılında yayımlanmış, milyonlarca kez anlatılmış ve hiçbir zaman itiraz edilmemiş bir öykünün yapısını değiştiremezsiniz. Tutmaz.

Kural: Bir öykü varsa, okunmuş ve kabullenilmişse, dokunma.

Nuh'un Gemisi

Ağrı Dağı Durupınar Formasyonu’nda, ABD’li bir ekip Nuh’un Gemisi’ni arıyor. İncil, Kur’an’ın aksine, geminin ölçülerini, felaketin detaylarını ve dağın ismini ayrıntılı şekilde aktarır. Öykünün teknik kısmına hâkim olan bu İncil teologları ve arkeologlar, geminin Durupınar’da olduğuna dair önemli kanıtlar bulduklarını iddia ediyor.

Bu, son derece heyecan verici bir gelişme. Eğer kanıta dayalı bir uzlaşı sağlanırsa, bölge halkı ve turizm bundan büyük ölçüde fayda sağlar.

Peki, öykünün bu yönünün güç kazanması inanmayanları nasıl etkiler?

Hiçbir şekilde.

Öncelikle, öyküyü “satın alanlar” için kanıta gerek yoktur; onlar için uzlaşı yeterlidir. Öykü zamanla bir ritüele dönüşecek ve inananlar için Durupınar yeni bir hac lokasyonuna evrilecektir. İnanmayanlar için ise bu kanıt, yalnızca rastlantısal bir ilinti olarak kalacaktır. Çünkü bir öykü olgularla satılmaz; duygular, arzular ve beklentiler üzerine inşa edilir.

Eğer pazarlama yapıyor ve işe mantıktan başlıyorsan, toslayacaksın demektir.