Hangi bilgi

Jefferson’a atfedilen bir söz vardır: “Bilgi güçtür; bilgi güvenliktir; bilgi mutluluktur.”

Yapay zekâ çağında bilgiye ulaşmanın neredeyse hiçbir maliyeti kalmadı. Merak etmeniz yeterli; cevap birkaç saniye içinde önünüzde.

Ama tuhaf bir paradoksla karşı karşıyayız: Hiç olmadığımız kadar çok bilgiye sahibiz. Buna rağmen hiç olmadığımız kadar güçsüz, güvensiz ve mutsuz hissediyoruz.

Neden?

Cevap kompleks değil:

Bizi bu noktaya getiren süreçler bizi daha bilgili, yani daha bilge yapmadı. AI ile birlikte enformasyon elimizin altında; yani ne olduğunu biliyoruz. Ama ne zaman, neden ve hangi amaçla kullanacağımız konusunda allak bullağız.

Kısır döngü

Dünya görüşümüz ve o görüş ile ilgili kurumları nasıl şekillendirdiğimiz, önemli bir tartışma konusudur.

Türkiye’de yaşadığımız ayrımcılıklar ve kırılmalar bugün muhafazakâr kurumların eliyle sekülerleri vuruyor. Yani lafı fazla uzatmadan, her şey bir aksiyon ve reaksiyon etrafında örgüleniyor.

Trump, kafayı sıyırmış solcuların ABD’yi sokmak istedikleri akıl almaz sosyal değişim talebine tepki olarak doğmuştur. Erdoğan da keza muhafazakârların uzun yıllar boyunca bastırılmak istenmesinin bir sonucudur.

Şimdi bu reaksiyonlar yeni aksiyonlara, o aksiyonlar da yeni reaksiyonlara yol açacaktır.

Bu kısır döngüye parantez koyabilmek, ciddi bir fedakârlık ve cesaret gerektiriyor.

Ilımlılık sadece bir orta yolu bulma meselesi değil; dünya görüşümüz uyuşmasa bile özgürlüklerimizi güvence altına alacak kurumları, o görüşün dışına çıkarak kurma olgunluğudur.

Bizde o tren kaçtı.

Umalım, gelişmiş dünya aynı bataklığa saplanmaz.

Bizim haller

Dürüstlük, işleri tıkırında yürüten en önemli araçlardan biridir. Ancak güven olmadan pişmez. Güven de kuralsız, yani kanunsuz, tesis edilemez.

Burada birçok kez ABD’yi ve özgürlükleri konuştuk.

Sakın hataya düşmeyin; ABD’de sizi güvende ve özgür hissettiren her şey, kanun ile garanti altına alındığı için mümkündür.

Geriye sararsak, hukuk çalışmazsa güven olmaz; güven olmazsa dürüstlük zedelenir.

Bizim haller bu nedenledir.

Benzersiz pazar

Amerika pizzayı icat etmedi ama onu ticari olarak dünyaya pazarladı.

Amerika elektrikli araçları da icat etmedi ama Tesla, elektrikli araçları arzu edilebilir ve görünür hâle getirdi.

Bugün ABD’de trafikteki araçların yaklaşık %3’ü elektrikli, %97’si ise içten yanmalı. Yeni araç satışlarında ise elektrikli ve hibrit araçların payı yaklaşık %20, içten yanmalı araçların payı ise %80 civarında.

Norveç’te yeni araç satışlarının yaklaşık %96’sı elektrikli.

Bu, Amerika’nın çözmek istemediği bir pazarlama problemidir.

ABD’de elektrikli araç teşvikleri ne yeterince güçlü ne de yeterince yaygındır.

Benzin ucuzdur.

Mesafeler uzundur ve araçlar çok büyüktür.

Buradaki ders de şudur:

ABD, başka pazarları kökten değiştirebilirken aynı kültürel dönüşüme kendi içinde yakalanmamayı tercih edebiliyor.

Bu, eşi benzeri olmayan bir pazardır.

Psikopat solcuların ajandası

Sana ne kardeşim Odyssey’den, diyebilirsin. Mesele benim ecnebi bir destanı savunma refleksim değildir. Perdenin arkasına bakma cesareti göstermek ve müşterek kültürel mirasa sahip çıkmaktır.

“Oooo, büyük laflar…”

Evet, biraz öyle.

Muhafazakârlık, değişimin karşısında duran bir bariyer gibi okunsa da bazı durumlarda bilim gibi çalışır. Su, deniz seviyesinde 100 derecede kaynar ve yerçekimi ölçülebilirdir.

Önümüzdeki 1 milyon yıl içinde Homo sapiens’in nasıl evrimleşeceğini bilemem ama şu anda iki cinsiyet vardır: kadın ve erkek. Ve hiçbir koşulda 4 yaşındaki bir çocuğa böyle bir tercih yapma zorunluluğu yüklenemez.

Diyebilirsin ki, “Ne alaka kardeşim…”

Alaka şu: Kafayı yemiş durumda olan aşırı solun dünyaya dayattığı tüm sıkıntılı yaklaşımların özeti, Nolan’ın The Odyssey’inde vücut buluyor.

Akıllı, karizmatik ve hatta biraz Nasrettin Hoca olan Odysseus, ümitsiz bir eril olarak anlatılıyor. Uğruna bin geminin yelken açtığı Helen, siyahi ortalama bir kadın tarafından canlandırılıyor. Cesur, erkeksi Sinon, erkek olduğunu iddia eden trans bir kadınla işleniyor. Hintli ve Uzak Doğulu karakterler, “Biz Yunanız.” diye haykırıyor.

Özetle, bu Yunan destanında ana karakter Yunan oyuncu oynamıyor.

Bu bir mesajdır.

Bu mesajı, kafası hasta ve size açık konuşayım, belki Hitler’den daha tehlikeli bir dünya görüşüne sahip bir grup pazarlıyor.

Bu sadece Yunanistan’ın veya Amerika’nın değil, dünyanın meselesidir.

Buna karşı durmak zorundayız.

Odyssey

Odyssey ile ilgili konuyu uzatmanın pek bir anlamı yok.

Gerçekten bu bir perspektif meselesi ve buradaki sübjektivite; IQ, görmüşlük, yetenek ve gelenekle şekilleniyor.

Nolan bence kariyerine büyük bir leke çaldı.

The Odyssey, Çağrı’yı veya İsa’nın Çilesi’ni ateistler çekerse ne olur, sorusunun cevabıdır.

Son not, belki bilmezsiniz: Odyssey, Orhun Yazıtları’ndan 1900 yıl önce anlatılmaya başlanmıştır.

Alaylı yani.

Kalın servis

İKEA restoranlarından büyük kâr etmez ama bu restoranların stratejik önemi çok yüksektir.

İKEA yıllar önce aç müşterinin mağazayı daha erken terk edeceğini keşfetmiştir. Çünkü açlık insanı sabırsız yapar ve eğer bir gıda marketi değilseniz, müşteri her zaman daha az satın alır.

Ve İKEA’nın işi restoran işletmeciliği olmamasına rağmen, birçok restoran sahibinden daha ince düşündüğünü görürsünüz: Çocuklu ailelere önlük verir, kısa pipet sunar, hatta yanınızda yoksa bez bile temin eder.

Geçen gün Günaydın’daydım. Ondan önce Divan, Çanak ve Develi’de…

Bunların hepsi, masaya servis yapan ve İKEA’dan 5 ila 10 kat daha pahalı restoranlar.

Ve verdikleri pipet neredeyse çocuğun boyu kadar.

Bu kadar yıldır bu işi yapıyorsunuz; biraz incelin ulan!

Dünyanın merkezi

Türkiye’nin dünyayı okuması uzun yıllar boyunca çok tek taraflı olmuştur. Bundan kasıt, kendi perspektifimizden hiç sapmadan, kendimizi işlerin tam ortasında görüp konuşmamızdır.

Bu eğilim çok normaldir çünkü Türkiye, jeopolitik olarak inanılmaz problemli bir merkezde yer alır ve dünya tarihindeki en güçlü imparatorluklardan birinin devamıdır.

Ancak yine de bu problemlidir. Başkalarını anlayamamak, bir bakıma kendinizi de iyi okuyamadığınız anlamına gelir ve nihayetinde sizi sıkıntılı pazarlıklara sürükler.

Bugün bunu düşündüm çünkü bir dostum şöyle bir şey söyledi: “ABD’yi abartıyorsunuz, bakın İran hâlâ direniyor…”

Bu ifadenin arkasındaki düşünce sürecini besleyen zihniyet, bu bölgenin genelinde hâkim.

Öncelikle şunu halledelim:

ABD istediği için İran direniyor. ABD belirsizlik istediği için çekişme sürüyor. ABD istese İran ordusunu birkaç haftada tamamen yok edebilir. Ancak bunu yapmaz. Çünkü ABD’nin işine gelmez. Çünkü bunu Irak’ta yaptılar ve ülke başlarına kaldı. Ordusuz kalan Irak’ta terör ve her türlü güvenlik sorunu türedi. Sonunda da isteseler bile çıkamayacakları bir bataklığa saplandılar.

Dostlar, Osmanlı’yı hegemon bir güç olmaktan alıkoyan şey, okyanuslara ve Uzak Doğu’ya açılamamasıdır. Çünkü Osmanlı için dünyanın merkezi zaten bulunduğu konumdu.

Bu düşünce bize bir miras.

Bundan kurtulmamız lazım.

Önümüzdeki savaş

Batı, radikal sol ile sağcıların savaşına hazırlanıyor.

Bunu ne kadar okuyabiliyorsunuz bilmiyorum ama dünyanın kaderi bu muharebelerin sonuçlarına bağlı olacaktır.

Aşırı sağ demiyorum çünkü sol o kadar aşırı ki karşısındaki her şeyi ılımlı gösteriyor.

Fiziksel bir savaştan bahsediyorum ve belki lokal ama uzun süren iç çatışmalardan.

Böyle yazmak pek benim tarzım değil ama kan dökülmeden bu işler çözülmeyecek.

Herkesi her zaman

Yine ve yeniden unutmamanız gereken bir Abraham Lincoln sözü:

“Herkesi bazen, bazılarını her zaman ama herkesi her zaman kandıramazsınız.

İmkânsızdır.“

Ortaya çıkar ve tüm yalanlar -bazısının su yüzüne çıkması yıllar bile alsa- kokar ve sahibini de kokutur.

Pazarlama, bu özlü deyişin her aşamasında konumludur.

Biraz düşün lütfen.