Kehanet tüketenler

“Piramitleri uzaylılar yaptı.” , “Apollo 11 Ay’a gitmedi.”, “Dünya düzdür.”

Dernek kurdurmuş bu komplo teorilerine aşinasınızdır. İnsanlık tarih boyunca açıklayamadığı olayları gizemli öykülere çevirmeyi sevmiştir. Aslında bilinmeyene tutkumuz hobi değil zafiyettir. Bu zafiyetin en tehlikeli ürünü kehanettir.

Türümüz irrasyonel olma kolaycılığıyla peşinden koştuğu kehanetlerin bedelini çoğunlukla ağır ödemiştir. Bugün zafiyetimizi bilen ve çok iyi yöneten şirketler var. Kitlesel pazarlama araçlarını kullanarak kehanetler satıyorlar. Almayın!

1 ayda Warren Buffett olamazsınız. 1 haftada ideal kilonuza ulaşamazsınız. 1 günde İngilizce öğrenemezsiniz. 1 saatte sivilcelerinizden kurtulamazsınız. 1 dakikada dişlerinizi beyazlatamazsınız.

Bunlara inanıyorsunuz çünkü Armstrong’un 16 yaşında pilotluk lisansını almış ve Kore savaşında 70 üzerinde hava muharebesine katılmış bir pilot olduğunu bilmek işinize gelmiyor. Çünkü onun Ay’a adım atmamış olduğuna inanmak, süreci öğrenmek ve anlamaktan çok daha kolay.

Bir bardak sihirli çay içerek kilo vereceğinizi iddia eden kehanete inanmak koşmaktan çok daha kolay…

Taklit ve uyarlama

Taklit denince ekseriyetle akıllara ilk “Çin” gelir. Adamlar her şeyin taklitini/kopyasını yaptılar ve yapıyorlar. Sahip oldukları tüm nüfus, jeopolitik ve ekonomik avantajlarına rağmen “Neden Çin hiçbir zaman dünya uygarlığını yönetemeyecek?” diye sorarsanız cevabım “Taklit” olur.

Taklit kısa ömürlüdür. Uyuşuktur. Değişime hazır değildir. Özgün olmadığı için sevilmez ve sürdürülebilir değildir. Tek kullanımlık eşya formatındadır. İhtiyaç giderir ancak kalıcı olamaz. Mesela Türkiye’nin batı taklitçiliği hep bu nedenle eleştirilmiştir.

Diğer taraftan uyarlama/adaptasyon çok farklı bir evredir. İnceler, nedenlerini anlamaya çalışır, analoji kurar ve yepyeni veya mutant bir sürüm inşa eder. Adaptasyon dinamik ve değişime hazırdır. Özgündür.

Batı’nın bilimsel, entelektüel ve kültürel öncülüğünü taklit etmek değil uyarlamak gerekiyor. Bunu yapabilmek için de öncelikle incelemeli ve anlamaya çalışmalıyız.

Dipnot: Ey Türk ihracatçısı -lütfen- taklit etme, uyarla!

Zaman kazan

İnsanlık olarak savaşlar, soykırımlar ve sayısız daha birçok çatışma yaşadık. Hepsi ortak noktada buluşamadığımız için oldu. Tek bir ortak noktamız var: Zaman. Kontrol edemediğimiz ortak bir geri sayım. Bukowski’nin dediği gibi; “Düşünsene herkes ölecek! Ne kaos ama!”

Marka olarak dikkat çekmek ve kalıcı olmak için kuracağınız denklemde tek değişmeziniz “zaman” olsun. Ürüne indirim yapmak ve  gereksiz özellikler katmak için harcadığınız kaynağı rafa kaldırın. İkisi de tüketiciyi nankör yapar. Kalıcı ve bağlayıcı olmak istiyorsanız zaman kazanın.

Tüketici için “zaman” kazanın. Ne iş yaptığınız önemli değil. Tezgahınız önünde zaman canavarı bir kuyruk mu var? Öldürün. Size aşık olacaklar. Çünkü terse çeviremeyeceğimiz tek negatifimiz zaman.

Yemeksepeti, Uber, Amazon, Tesla vs. bunu yapan ve kazanan girişimler.

İzlem/Strateji

Washington’da Beyaz Saray’dan sonra inşa edilmiş ilk bina Patent Ofisi binasıdır. İlk yöneticisi de Thomas Jefferson’dur (Yani ABD’nin 3. Başkanı). 17. y.y’ın sonlarından bahsediyorum. Bu izlem, yani strateji nasıl oluşturulur dersini veren harika bir örnektir. Bugün ABD’nin dünyanın en değerli patentlerine sahip olmasına hayret etmemek gerekir.

Bizim toplumlarımız/şirketlerimiz maalesef “Kervan yolda düzülür” atasözünü üretmişler ve bu şekilde iş görmüşlerdir. Bu izlemsizlik bizleri 16. y.y’dan sonra savurmuş ve bir daha toparlanabilme şansı tanımamıştır.

Strateji her şeydir. Strateji olası senaryoları önceden öngörüp hazırlıklı olmayı gerektirir. Bu sizi olaylar karşısında sürprizlere karşı dirençli ve kararlı kılar. Yani dün kral ilan ettiğinizi yarın idam etmezsiniz.

Velhasıl stratejiniz varsa size dayatılan status quo’ya ayak uyduran değil onu belirleyen olursunuz. Unutmayın ayak uyduran hep en çabuk yorulan, bezen ve vazgeçen olur.

Estetik ve havalı ol

İnsanların “Nike’lerim moralimi bozuyor” veya “iPhone’umdan nefret ediyorum!” dediğini çok az duyarsınız. Ancak etrafınızda “Ellerim hiç estetik değil” veya “Burnumu beğenmiyorum” gibi şikayetleri olan kişiler mutlaka vardır.

Bize bedavaya verilmiş ve gayet komplike işler gören uzuvlarımızdan 1 liraya aldığımız çekirdek gibi bahsederken, 999$ ödediğimiz telefonu kişiselleştirip kimliğimizin bir parçası haline getirebiliyoruz.

Bu bize insanların tüketim eğilimi konusunda ciddi ipuçları veriyor.

Estetik olmak. Tesisat borusu dahi üretiyorsanız ürününüzü çeyrek birim daha fonksiyonel yapabilmek için estetikten ödün vermeyin. Apple’ı bugüne getiren önemli kaldıraçlardan biri sıra dışı estetik anlayışıdır.

Havalı olmak. Ürünün ve markanın havalı/cool olması tüketiciye ilettiğiniz en önemli mesajlardan biridir. Nike ile Adidas’ın mücadelesi bu alanda önemli bir örnektir. Bugün Nike’ın 86 milyar dolar piyasa değeri ile öncü Adidas’ı dörde katlamış olmasının ardındaki önemli nedenlerden biri budur.

Hz. İsa’yı pazarlayamazsınız

Mutlaka anlam veremediğiniz bir iş koluyla karşılaşmışsınızdır. Ben çok karşılaştım. Mesela bir Afrika ülkesinde (İsim vermek istemiyorum) asansör mesleği beni çok şaşırtmıştı. Bu kişilerin görevi çıkacağınız katın tuşuna basmaktı. Tabi bunu hizmet kaygısıyla değil zorunluluktan yapıyorlardı. Okuma-yazma oranının çok düşük olduğu bu ülkede özellikle orta ve üst yaş gurubu asansörü kullanamıyor.

Bana anlamsız gelen bir diğer meslek Brunson krizi ile dikkatimizi çeken İslam topraklarında misyoner rahipliktir. İslam’da da örneği olan bu bir nevi ibadet şekli aslında kadim zamandan bugüne ulaşmış bir pazarlama yöntemidir.

Rahip Hz. İsa’yı pazarlamak için yola çıkar ve asli görevi budur. Ancak bana göre pazarlamaya çalıştığı ürün için hedef pazarını yanlış seçmiştir. Çünkü hali hazırda hedef pazarı Hz. İsa’yı kabul etmektedir. Yani hedef kitlesi bu satın almayı zaten gerçekleştirmiştir.

İhracat ürünleri pazarlama stratejimiz bu analojinin vurgulamak istediğinden farklı bir noktada değildir. Eskiyi ve satın alınmışı yeniymiş kafasıyla pazarlamaktan vazgeçmeliyiz. Ürün kimliği oluşturmak istiyorsak, _“Made in Turkey”_in bir anlam ifade etmesini istiyorsak yeniyi pazarlamalıyız. Yeniyi yapabilmek için de asansörü işletecek adamı değil kullanacak adamı yetiştirmemiz gerekecektir.

ABD’nin alternatifi yok

Düşünürken pragmatik ve provokatif eğilimde olmayı seven biriyim. Bu şekilde yapıcı sonuçlara ulaşılabileceği kanaatindeyim.

Bugün ABD’yi tartışıyoruz. Birleşik Devletler’e karşı üretilen nefreti faydasız buluyorum. Mevcut konjonktürde dünya liderliği için ABD’den daha iyi bir seçeneğimiz olduğunu düşünmüyorum.

Bunu üç ana nedene dayandırıyorum:

1- Yapı: ABD’de her milletten siyasi, üst düzey yönetici ve kanaat önderi bulunmaktadır. Bu nedenle karar vericilerin bir Çin kadar katı/acımasız, bir Almanya kadar nasyonalist veya bir Birleşik Krallık kadar sömürgeci davranma şansları görece çok daha düşüktür.

2- Ulaşılabilirlik: Bugün Birleşik Devletler’i dış politika uygulamalarından, sosyal yapısına kadar birçok konuda yönlendirecek etkin lobi faliyetleri yürütebilirsiniz. Çin, Almanya veya Birleşik Krallık aynı güç ve kapasiteye sahip olsaydı bunu yapamazdınız.

3- İdeal: ABD’nin başını çektiği üstün yaşam idealinin bir muadili yoktur. Daha iyi bir yaşam ideali sunma ve uygulama arasında korelasyon olmalıdır. Hem ideal ortaya koyup hem de uygulama üreten en başarılı örnek Birleşik Devletler’dir.

İhracat kimliği

İhracat için çıkış stratejisi arıyorsanız -finansman/zaman faktörünü çözmüş olduğunuzu varsayarak- kimlik üzerinde çalışmanızı tavsiye edebilirim.

Türkiye’nin bir ürün kimliği yoktur. Türkiye bir ürün kimliği oluşturamamıştır. Mesela İtalyan estetik, Alman sağlamlık, Amerikan ürünü de yenilikçiliği çağrıştırır. Bu çağrışım kimliğin bir yansımasıdır.

Türk malı veya Türk ürünü tek kelimeyle neyi çağrıştırıyor?

Cevap: Hiçbir şeyi.

Bu bizim tamamiyle kimliksiz olduğumuz anlamına gelmiyor. Ancak heterojen, kontrolümüz dışında üretilmiş ve otantik olmayan kimliklere sahibiz. Araplar Türk ürünlerine baktığında batıya intikam için alternatif; Avrupalılar potansiyel bir rakip/tehdit; Slavlar bozuk domates; Amerikalılar şükran günü hindisini görür.

Kendimizi hedef pazarlara göre konumlandırmalı ve bir kimlik üretmeliyiz. Bunu sadece “ürün” için değil ticari etik ve kültür için de yapmalıyız.

İhracat kurtarır mı?

Döviz arzında yaşadığımız daralma herkesin dikkatini ihracata çekti. Hali hazırda dikkati burada olanlar da harıl harıl “Ne yapılması gerekiyor?” sorusunu soruyor.

Her şeyden önce çözmeye sorun arıyorsanız cevabı zaman. Türkiye’nin en büyük sorunu zaman. Türkiye gecikti ve gecikiyor. Yapması gereken hamlelerin zamanı maalesef çoktan geçti. Şu anda 20 tonluk kapasiteli bir kamyona 40 ton yükleme uğraşında. Bugün Ticaret Bakanlığı’nın TİM ile birlikte basına sunduğu çözüm önerilerinin bir anlam ve heyecan uyandırmamasının arkasındaki temel neden bu.

Beş yıllık işi bir yılda yapamazsınız. Özellikle o beş yılı kaçırdıysanız artık kaldırmanız gereken yük beş değil on olmuştur.

Karamsarlık sevdiğim birşey değil. Hatta bir hastalık olarak görür ve hep uzak durmaya çalışırım. Ancak yanlış otobüse binip beş durak sonra farkına vardığınızda gurur yapıp inmez devam ederseniz bedelini ödersiniz.

İhracat kurtarır. Hatta size daha iddialı bir cümle kurayım; bizi bir tek ihracat kurtarır ve fakat bu kamyonla değil.

Bazen işler göründüğü gibidir

İnsanlar çoğunlukla görünmeyenin, bilinmeyenin peşinden koşar. Bu arayışımızı deney ve gözlem ile sistematiğe evirdiğimizde bilim ortaya çıktı. Bana göre bilim insanlığın başına gelmiş en müthiş olaylardan biridir. Aksi durumda bugün yaşadığımız çatışmaların çoğu daha karmaşık bir hal alır ve çözümü neredeyse imkansız olurdu. Örnek olarak; matematik bilimi sayesinde vatandaşın cebindeki doları piyasaya arz etmesiyle döviz krizinin aşılamayacağını ispat edebiliyoruz. Ancak bilimin varlığına rağmen halen bazı olgular gözlem ve deneye kapalı.

Bu durumlarda görünmeyenin peşine fazla takılmamak lazım. Mesela gündem olan Brunson krizi. Onlarca senaryo yazıldı. Belli ki karar verici aksiyon almakta sıkıntı yaşıyor. Oysa belki de durum göründüğü gibidir. Belki de adamlar gerçekten rahibi istiyorlardır.

Bazen durum göründüğünden ibarettir. Vakit kaybetmeden hamle yapmanız gerekir.