Ritüellerinizi güncelleyin

Ayinler veya ritüellerin çoğu zamanla anlam ve önemini yitirir. Mesela Stonehenge ve benzeri ritüel anıtlar her ne kadar mistik ve merak uyandırıcı olsa da günümüz insanı için bir anlam ifade etmez. Daha da önemlisi anlam üretemez.

Tabi ki, objesiz ritüel olmaz. İşin hileli tarafı ise objenin zamanla ritüelin önüne geçmesidir. Mesala Sema ritüelinde kullanılan objeler kaç asır geçmesine rağmen değişmemiştir. Obje anlamını yitirdiğinde -Piramitler ve Stonehenge gibi- ritüel de ortadan kalkacaktır.

Markanız ritüellerini güncellemiyor üstüne objelerini ilahlaştırıyorsa ölümü ivedi ve acı verici olacaktır. Tıpkı Nokia gibi…

Güven paradoksu

Güvendiğiniz bir olguyu teste tabi tutmak ona güvenmediğiniz anlamanı gelmez. Aksine pozitif sorgulama güven tazelemek için yapılır ve gereklidir. Güven tazelemek; aksiyon ve karar almada yaşanan hantallıkları giderir. Rusların meşhur atasözü bu motivasyonu harika özetler: ‘Güven ama doğrula!’

The Big Short’ta dindar Yahudi bir anne ile din okulu hocası arasında toplantı yapılır:

Hoca: Mark harika bir öğrenci, çok çalışkan…

Anne: O zaman sorun nedir Hocam?

Hoca: Sorun şu ki, Mark’ın çok çalışıyor olmasının altında Tanrı’nın sözlerinde uyumsuzluk bulma arayışı yatıyor?

Anne: Peki hiç bulabildi mi?

Anne’nin verdiği cevabın ‘güven ama doğrula’ paradoksunu çok iyi özetlediğini düşünüyorum. Anne’nin bu tutumu, oğluna aşırı güven veyahut Tanrıya güvensizlik olarak okunmamalı. Anne’nin motivasyonunu belirleyen; sorgulamanın gerekliliği ve güvencesidir. Adalet gibi…

Bir kategoride en iyisi ol

Rekabet günümüz eko sisteminin lokomotifi. Bugün sadece İstanbul’un Acıbadem mahallesinde 16 adet Burgerci var. Peki 15 Burgercinin arasında ‘sen’ nasıl fark yaratırsın?

Burger X senden daha iyi mi ‘hamburger’ yapıyor? O zaman sen:

En iyi servis malzemelerini kullan.

En hızlı servisi yap.

En iyi kuryeleri çalıştır.

En iyi fiyatı ver.

En iyi iletişimi kur.

Yaptığın iş her neyse o işin içinde seni sıranın başına taşıyacak birçok kategori vardır.

Evet, en iyi film Oscar’ı senin olmayabilir ama en iyi senaryo, en iyi kurgu, en iyi müzik, en iyi kostüm ve daha nice kategoride kazanan sen olabilirsin.

Öykülerinizi diyaloglarla anlatın

Eğer bir mesajınız varsa bunu aktarmanın en iyi yolu yaşanmış bir öykü ile analoji kurmaktır. Öykü çünkü; insanlar öyküleri sever, istatistiklerden nefret ederler.

Öykü aktarmanın ise en efektif yolu: Diyalogtur. Diyaloglar sloganların, denemelerin ve belki de romanların söylemek istediğini 3 cümlede bir araya getirebilir.

Ewan McGregor’lu Brassed Off’ta esas oğlan ve kız arkadaşı arasında şöyle bir diyalog geçer:

Kız: Kahve için yukarı gelmek ister misin?

Erkek: Çok isterdim ama maalesef kahve içmiyorum.

Kız: Sıkıntı değil zaten evde kahve yok.

Öykü’nün kendisi bilindik olmasına rağmen verilmek istenen ‘mesaj’ diyalogun gücüyle nasıl da ön plana çıkmış…

Size, geleneksel yöntemlerle yayınlayacağınız mesajda ‘seksüel’ bir tansiyon yaratın desem, şu diyalogun oluşturduğu sansasyonun çeyreğini yakalayamazsınız. 

Öyküleriniz varsa, diyaloglarla anlatın.

Sevmek vs beğenmek

Genellikle sevmekle beğenmeyi birbirine karıştırırız. İngilizce’de bu ayrım hem retorik hem de algılanma noktasında daha nettir. Sosyal medyadaki içerikleri sevmiyoruz (love) beğeniyoruz (like). Çünkü sevmek çok daha seçkin bir duygudur. Karmaşık ve kapsayıcıdır.

Mesela ben kayak sporunu seviyorum ama beğenmediğim bir çok noktası var. Aynı şekilde sevdiğiniz birinin çalışma şeklini beğenmeyebilirsiniz. Yada tam tersi sevmediğiniz birinin çalışma şekli hoşunuza gidebilir.

Marka olarak sevilmeyi başarmak pazarlamanın ulaşabileceği en nihai noktadır. Apple, Tesla ve Marvel’ı seviyorum. Nike ve Netflix’i beğeniyorum. İki duygusal konumlandırma arasında çok ciddi fark vardır.

Burada önemli bir parametre daha var: Bilinirlik.

Bilinirlik ile sevgi ve beğenilme arasında hiçbir korelasyon yoktur.

Shell bilinir ama sevilmez.

Dikkatleri yormayın

Pazarlamanın verdiği bazı mesajlar ima içerir. ‘Think different’ (Farklı düşün) ima içeren, bir çok analojiye ve mecaza konu olabilecek ucu açık bir klişedir. Bu klişe öyküyü hazırlayan pazarlamanın vermek istediği ‘mesaj’ doğrultusunda eğilip bükülebilir ve şekilden şekile sokulabilir.

Bazı mesajlar ise ima içermez; nettir. İndirim ve vade bildirimleri gibi. Dikkat ise en önemli emtianızdır. Dikkati çarçur etmemeniz ve yormamanız gerekir. İndirim kelimesini “İnd$rimmm” şeklinde yazmak tüketiciyi yorar, size de bir şey kazandırmaz.

Dikkatleri boşa harcamayın

Bazı insanlar telefon görüşmesi esnasında çalan diğer telefonlarına cevap verirler. Bu hareket konuştuğunuz kişiye şunu söyler: “Seninle konuştuğumuz konu ve sen o kadar önemli değilsiniz, bekleyebilirsiniz!”. Eğer siz ABD başkanı ve gelen çağrı da nükleer tehditle ilgili değilse, konuştuğunuz kişiyi beklemeye almayın.

İnsanlar size dikkatlerini verdiklerinde bunu iyi kullanmanız gerekir. Çünkü genellikle ikinci bir fırsat yakalama şansınız çok düşüktür. ‘İlk izlenim son izlenimdir’ kuralı burada da işler. Dikkat ise çok değerli bir emtiadır. Müşterinizi beklemeye almak veya çıkmaz sokaklara yönlendirmek “Git başımızdan!” demenin en adi yoludur.

Sabır ve anlam

Kronometrenizi 40 saniyeye ayarlayın. Süreniz dolduğunda Dünya’da bir kişi intihar etmiş olacak.

WHO’ya göre Dünya genelinde her 40 saniyede bir kişi intihar ediyor. Yani yılda yaklaşık olarak 1 milyon insan bu yolla hayatını kaybediyor (Dünya nüfusunun %0.01’i).

Ortalama 620.000 saat yaşıyoruz. İntihar eden kişi orta yaşlı biriyse, intihar etmeye karar verdiğinde yaklaşık olarak 350.000 saatlik ömrü bulunuyor. Yaşasa, bunun 120.000 saatini uyuyarak geçirmek zorunda. Geriye 230.000 saatlik bir ömür kalıyor. Zamanın sonsuz aktığı bu evrende 230.000 saat nasıl katlanılamaz bir uzunluğa dönüşüyor?

İntiharın arkasında coğrafi, sosyo-kültürel bir çok olgu var. Ben olaya pragmatik yaklaşıyorum. Bu bağlamda sabrın ve anlamın insana meydan okuyan 2 en önemli etmen olduğunu düşünüyorum. Sabır ve anlam 21. yüzyıl insanının en büyük sorunu. Şu tavsiyemi kulağınıza küpe yapın: 230.000 saatlik ömre anlam yükleyip katlanamayan insanlar; sizin o anlamsız, sabırları sınayan pazarlama stratejinizi yerle bir eder. Yapmayın.

8372

Batı’nın idam cezasını kaldırmaya yönelik sarfettiği çabanın arkasında çok basit bir mantık vardır. Bu mantığı Ides of March’ta geçen bir diyalogu alıntılayarak özetleyeyim:

Sunucu: Siz ölüm cezasına karşınız?

Başkan adayı: Evet. Toplum olarak kim olduğumuz hakkında çok şey söyler.

Sunucu: Farz edelim ki, söz konusu sizin eşiniz… Başkan adayı: Öldürülse ne yapardım..? Sunucu: Kişisel olunca karmaşıklaşıyor değil mi? Başkan adayı: Tabi… Şöyle ki, katile ulaşabilseydim onu öldürürdüm. Sunucu: Demek ki siz bile Sn. Vali… Siz bile infazı onaylardınız. Başkan adayı: Hayır. Seve seve hapis cezasına katlanacağım bir suç işlerdim. Sunucu: Peki neden topluma bu izni vermiyoruz? Başkan adayı: Çünkü toplum bireyden daha iyi olmalıdır.

Toplum bireyden daha iyi olmalıdır. Toplum vicdanı bireyden daha iyi olamadığı zamanlarda soykırımlar, savaşlar ve zulümler yaşanır.

8372 sadece bir rakam değildir. Toplumun bireyden daha iyi olmayı tercih etmediği karanlık zamanları hatırlatan bir simgedir. Tıpkı Nazi Almanyası’nda, Kongo’da, Çeçenistan’da, Kırım’da yaşananlar gibi. Bugün Rohingya’da yaşanmakta olanlar gibi.

Sign up

It is extremely unlikely for a frequent flyer to not sign up for an airline loyalty program. This act would be a stupid extravagancy. Long lines, exhausting procedures, lose of time and money. Thus as an airline company, your invitation is not vital maybe not necessary. You invite or not they will sign up.

Calling for “Follow us on Social Media” tho is very hard to sell. They will not pay attention. They will not engage. Because engaging with people with no obvious benefit or satisfaction is vastly rigid. Next time when you ask them to join you in those fancy billboards ask yourself first: “Why they should do that?“.