Salla gitsin

Türkiye ve diğer benzer Ortadoğu ülkelerinin ekserisinin özgürlüklerle ilgili ciddi problemleri vardır. Bu vakadır. Sadece ekonomik değil, sosyal meselelerde de tesisatlar tıkalıdır. Pazarlama haliyle diğerlerinden farklı değildir.

Ülker bize yıllarca sağlıksız birçok ürün yedirdi ve hala yediriyor. Züber’in -ne kadar sağlıklı bilmiyorum ama iddiaları öyle- “Gerçek atıştırmalık” reklamını rekabet nedeniyle yasaklattılar. Yani reklam olur diye konuşamıyoruz ve rekabet bozulur diye kıyas yapamıyoruz. Oysa ki, rekabetin ana unsuru kıyastır.

Her neyse, bugün şöyle bir gayrimenkul reklam afişi gördüm: “Biz daha n’apalım?”.

Bak şimdi…

Be eşşek herif; öncelikle senden kimse bir şey istemedi. İkincisi ve daha önemlisi karşında marabaların yok. Bu nasıl bir üsluptur arkadaş! Bu nasıl bir pazardır, ben bu milleti çözemedim.

Rekabet özgürlüğü yok, tüketiciye sallamak serbest. Hayırlı işler.

Ortanın sorusu

Ortadoğu’nun cevaplamaya çalıştığı anlamsız sorulardan en problemlisi şudur: “Geleceğin daha özgür olması bizim için bir risk mi?”

Sizin için risk olup olmaması kimsenin ve özellikle geleceğin umrunda değil. Gelecek mutlaka bir yerlerde bugünden daha özgür olacaktır. Bugün dünden daha özgür olduğu gibi. Ve yine o gelecek sizin radikal yakalarınıza yapışacak ve hesap soracaktır. Ta ki, kafanız açılana kadar.

Sukutuhayal

Bugün rutin Blog’a bazen yaptığım gibi günceli yorumlayarak ara* vermek istiyorum. Tüm gün “Yenidoğan Çetesi” denilen bu garip olay hakkında okudum ve düşündüm.

Bu yıl birçoğunuzun bildiği üzere baba oldum. Kendimi fikri zikretme konusunda iyi bilirdim: Değilmişim. Ebeveyn olmak tarif edilmesi imkansız bir duygu.

Depremin altında kaldık. “Asrın felaketi” dedik uyuduk. Bir Allah’ın kulu sorumluluk alıp istifa etmedi. Öne çıkmadı. Bu olayda da farklı bir beklentim yok. Ancak şu artık benim perspektifimde berraklaştı: Türkiye sosyali büyük ölçüde ahlaki olarak çürümüştür. Bugün bile bu cani çetenin liderinin ne yaptığından çok kimin adamı olduğu tartışılıyor. Muhalifler hükûmet erbabı ile fotoğraflarını servis ederken, diğerleri asker, diplomat veya ilim adamı sekülerlerle pozlarını paylaşıyor. Sizin neyin doğru neyin yanlış olduğu ve sorumluluk almakla ilgili bir derdiniz olduğunu düşünmüyorum. Sizin meseleniz haklı çıkmak: Keçiyi bulup günaha sokmak. Üzgünüm ama şu olayın ifşasından sonra televizyonlar ve sokaklar inlemiyorsa sizden bir cacık olmaz.

Milyonerler kulübü

Credit Suisse’e göre milyonerlerin %88’i self-made* yani kendi başına parayı bulmuş kişilerden oluşuyor. Ve bunların %80’lik dilimi 40-60 yaş aralığında bu servete ulaşıyor. ABD’de yetişkinlerin %9’u milyoner. Bu yaklaşık 30 milyon insana tekabül ediyor.

Türkiye’de ise dolar milyoneri sadece 70.000 kişi var (Nüfusun %0.1’inden az). 1.5 milyon kişi ise Türk Lirası milyoneri (Nüfusun yaklaşık %1.8’i).

Bu rakamları şu yüzden verdim: 40-44 yaş arası insanlar nüfusumuzun %68’lik diliminin içinde en büyük paya sahip grup. Bu kişilerin milyonerler kulübüne girme şansları mevcut ekonomik şartlar altında artık %0.001’den az. Bunlar 24.5 milyondan oluşan 0-19 yaş grubunun geleceğini kökten etkileyecek ebeveynlerden oluşuyor. Eliniz kalem tutar veya hesap makinesi, neresinden okursanız okuyun: Bu ülkenin geleceği 25 milyonluk bir nesilden çalındı. Yazıklar olsun.

*Self-made hiçbir zaman pure yani saf self-made değildir. Norveç’te doğarsanız milyoner olma şansınız Türkiye’ye göre 59 kat fazladır.

Etkileşim

“Hey, selam!”

Bu etkileşim talebi çok nadir cevapsız kalır. Nerede olursan ol, selamın mutlaka bir karşılığı vardır. Günümüzün söylerken önemli biriymiş gibi hissettiren “Etkileşim” kavramından çok farklıdır. At tepen birinin yere düşmeden, hızlı bir geçişle başka birine dönüştüğü tanıtım montajlarını bir kenera bırak. Selam kişiyle ilgilidir, selam verenin elindeki konfeti bombasıyla değil.

-Hey, selam.

+Selam, buyrun?

Pazarlamanın bu soruya cevabı, selam verirken atılan takladan çok daha önemlidir. Ve asıl etkileşim bundan sonra başlar.

Kazan-kazan

Kazan-kazan sadece saf bir temenni değildir. Bir iş modelidir. Evet, win-win zordur ve genellikle mümkün değildir. Çevre kazanırsa sanayi kaybeder ve hız kazanırsa güvenlik risktedir. Ancak Apple’ın tüketicisi ile olan iş modeli bir kazan-kazan olmak zorundadır. Bu bir süreklilik meselesi, uzun vadenin konusudur. Belki Apple’ınki “3 tane ben, 1 adet sen kazan!” olabilir ama mutlaka kayıp yoktur.

“Bir sonrakine telafi ederiz abi!”

Hayır abicim; senin kazanıp benim kaybettiğim bu koşuldan sonra bir sonraki olmayacak.

Bu kafadan çıkın. Uzun vade sağlıklı Pazarlama için kazan-kazan şarttır.

Anayasa tartışması

Bunu söylemek dile kolay değil ama inanın ki, Türkiye’nin bir hikayesi yok. Bundan kastım şu: Bana bir pazarlamacı olarak “Türkiye’yi sat deseniz” satamam. Çünkü tanımlayamam. Şunu çok duyarsınız “90’larda hayat çok daha güzeldi…”. Hayır, değildi. Berbattı. İstanbul’da su yoktu bir kere. 80’ler ve 70’ler ondan daha beterdi.

Ve bu konuda bile, “Biz iyimiyiz veya iyi miydik?” sorusunun cevabında uzlaşamıyoruz. Sosyal uzlaşıyı dün de sağlayamıyorduk bugün de sağlayamıyoruz. Bu ABD’de ordunun bütçesi, LGBT/Sağ veya İngiltere’nin Brexit tartışmalarına benzemiyor. Temel metin üzerinde anlaşamıyoruz. Tam bir delilik. Bakın, kuruluşunun üstünden 100 yıl geçmiş hiçbir gelişmiş ve modern ülkede böyle bir Anayasa tartışması yapıldığını göremezsiniz.

Kırılganız dostlar. Öykümüz yok. Ülkümüz ortak değil. İşimiz zor.

Tutunanlar

Sinek kuşu veya kolibri (Trochilus)’un kalbi dakikada 1200 kere atar. Bazen saniyede 50 ile 80 arası…

Birçok biyolojik sebebin arasında en önemlisi; bu kuş, müthiş bir dengeyle havada asılı kalabilir. Bu korkunç bir efor gerektirir. Bunun bir diğer dramatik tanımı şudur: Boşluğa tutunmak!

Hayat en çok tutunmaya çalışanları zorlar. Yarın benzer eforu ortaya koyanlara iyi davran.

Hayırlı haftalar.

Müsrif

Rakibini ondan daha az çalışıp aynı sonucu üretirsen öldürürsün. Bu maliyetle ilgilidir ve şüphesiz en büyük maliyet zamandır. “Ne zaman hazır olur?” sorusu “Fiyatı nedir?“den çok farklı değildir. Bunu anlamamış ekonomiler büyük israf ve etkinsizlik üretir. Kulağa iddialı gelebilir ama enflasyon bile bir zaman yönetimi problemidir. Yaşadıklarımıza bak: Zamanı doğru kullanabilen bir millet olsaydık başımıza bunlar gelir miydi? Hiç zannetmiyorum.

Ve atlamadan, müsrif yani tutumsuzun kategorisi yoktur: Varlıkta da zamanda da hesapsızdır.

Mutlu Pazarlar.

İmkânsıza ikna

Biriyle adalet, bir diğeriyle konuşsanız problemimizin kültür olduğunu duyabilirsiniz. Mevcut bilgimiz ve deneyim düzeyimiz karar verirken bizi biz yapan neredeyse her şeydir. Ancak her durumda karar bir maliyetle gelir. Hamburger yemeği seçtiğinde pizza yemekten vazgeçmiş olursun. Ve iki durumda da bir yatırım maliyeti yani ücret söz konusudur. Dolayısıyla karar süreçlerimizin farklı çalışıyor olması çok normaldir. Problem bu farklılıklar arasında en rasyonel tercihe ikna etmek için (Pazarlama açısından en zor görevlerden biridir) nasıl bir yol izlememiz gerektiği noktasında çıkar. Bu kimine göre cebir, kimine göre denet/yanılt veya kimine göre “Bırak ne halleri varsa görsünler!” olabilir.

Hayatımda her anlamda, tamamiyle rasyonel karar alabilen biriyle daha tanışmadım. Bu bana karşıt görüş kulağa ne kadar absürt geliyorsa gelsin en azından dinlemeye şans tanımak adına hep bir gerekçe vermiştir.

Dünyamız zor. İnsan ve onu büyüten süreçlerin birçoğu kompleks. Her şey olacağına varmaz ama bazen ipin ucunu salmakta fayda var. Belki daha önce alıntıladım, yeri geldi Margin Call’dan şu repliği tekrar yazayım:

“Will Emerson: Hey Eric, kendini bu meselelerle fazla yorma. Bazı insanlar uzun yoldan eve gitmeyi tercih eder. Nereden bilebilirsin ki?”