Problemi tanımlayın

Bazen bir problemin çözümü umulandan çok zaman alır. Ancak bu her zaman problemin çok karmaşık veya zor olduğu anlamına gelmez. Bazen problemi tanımlamak onu çözmekten daha güçtür.

Tanımsızlık ise çekingen ve belirsiz bir bekleyişe sebep olabilir. 

Bu olası edilgenlik hali küf gibi yayılıp taşıyıcısını felç eder.

Bugün çoğumuz yaklaşmakta olan değişimin özünde hangi problemleri barındırdığını hala tanımlayabilmiş değiliz. 

Grafikler V, U, L veya Nike olabilir, farketmez.

Lakin, şeklin belirginleşeceği eşiğe doğru zaman daralıyor.

Problemlerinizi tanımlayın.

Unutmayın tanımlayamadığınız sorunla mücadele edemezsiniz.

Yeniden kullanılabilir uzay

‘Tek kullanımlık’ kavramından hep imtina etmişimdir. Bu ürünler ekseriyetle müsrif, çevre düşmanı ve zayıf zekalıdırlar.

Tek kullanımlık ürünler Pazarlama’nın pazarlamaması gereken kuşatma altında olan tehlikeli bir alandır.

(Yazılarımı takip edenler kısa yazmaya çalıştığımı bilir. Konunun tarihsel gelişimine tam bir çerçeve çizebilmek adına bu sefer görece uzun yazmak durumunda kaldım. İyi okumalar.)

Yakın tarihte mucizevi başarılar ortaya koyabilecek ve belki de asrımızın en maliyetli ‘Yeniden Kullanılabilir’ süreci başladı. Gelin bu süreci size özetleyeyim…

Amerika’nın Space Shuttle programı birden çok kere kullanım için tasarlanmıştı. 1981 yılında başlayan programla Hubble yörüngeye oturtulmuş ve Uluslararası Uzay İstasyonu inşa edilmişti. Geleneksel tek kullanımlık kapsül mekiklerin yerini geniş kargo ve yolcu kapasiteli Columbia, Challenger, Discovery ve Atlantis almıştı.

Ancak 133 başarılı görev 2 felaketle sonuçlanan (Challenger ’86 / Columbia ’03) uçuşun gölesinde kalmıştı. Sistemin kompleksliği, yeniden uçuşa hazır hale getirme maliyeti ve 1.5% yüksek hata payıyla sürdürülebilir olmadığına kanaat getirildi. 2011 yılında program sonlandırıldı.

Artık Amerikalılar tırnaklarıyla inşaa ettikleri Uluslararası Uzay İstasyonu’na (UUİ) Ruslardan (Soyuz) bilet satın alarak ulaşabileceklerdi…

2002 yılında ise uzay bilimleri noktasında çılgın fikirleri olan biri SpaceX adlı şirketi kurarak sahneye çıkmıştı. Elon Musk ‘Yeniden Kullanılabilir’ kapsamı içine roketleri de dahil ederek çalışmalarına başladı. Artık roketler birden çok kere kullanılabilecek, dolaysıyla 40-50 milyon doları aşan roket başına maliyetler cepte kalabilecekti. Bu iddialı proje çoğu devlet ve özel girişim tarafından ciddiye alınmadı. Ancak SpaceX 2014 yılından başlayarak gerçekleştirdiği 30’un üzerinde tam geri dönüşümlü operasyonla imkansızı başardı. Artık SpaceX ‘Yeniden Kullanılabilir’ mekiği ve roketleriyle UUİ’ye geleneksel maliyetlerin çok altında kargo taşımacılığı gerçekleştiriyordu. Özel sektöre uzay endüstrisinde başarı şansı tanımayanlar ise fena halde yanılmıştı.

SpaceX bu günlerde 27 Mayıs’taki tarihi uçuşuna hazırlanıyor. Nasa’nın Space Shuttle programının sonlandırılmasından 9 yıl sonra ilk defa Amerikan topraklarından UUİ’ye astronot gönderilecek. Peki bu ne anlama geliyor?

Tabi her şeyden önce ABD artık Soyuz için Ruslara koltuk başına ödediği 90 milyon doları ödemek zorunda kalmayacak. SpaceX bu maliyetleri dramatik şekilde aşağıya çekmiş durumda (Astronot başına 48 milyon$). Kazakistan’dan gerçekleşen Soyuz kalkışları operasyonel maliyetler bir tarafa 1970’lerin teknolojisi ile tasarlanmış kompleks bir sistem. Uçuşlar 2 metrelik dar bir kapsül içinde manuel pilotajla gerçekleştiriliyor ve Soyuz’un hiçbir parçası yeniden kullanılabilir değil. Yani bugüne kadar 1700’ün üzerinde görev gerçekleştirmiş Soyuz roket ve mekiklerinin hepsi sıfırdan inşaa edilmiştir.

SpaceX’in Dragon’u ise bilim kurgu tadında otonom, güvenli, konforlu ve tamamiyle ‘Yeniden Kullanılabilir’ bir uzay yolculuğu satıyor.

Tesla ile başlayan etkinlik trendini SpaceX’e taşıyan Elon Amerika’nın nefes kesen uzay mücadelesi tarihine tek kullanımlık olmayan tertemiz bir sayfa açıyor (Fingers crossed)…

Introductions are tough

It is hard for us to switch our barbers or tailors to new ones.

That’s not because they do the best cut or we can talk with them about sports and politics.

We can’t do the change because we hate new introductions.

Even if another barber on the next block is far better with his craft considering a switch makes you pause.

Because introductions demand preparation and readiness requires time.

So don’t be surprised when your long term clients are not running away after your mediocre service.

It’s not because they love you so much but its because they hate new introductions.

Half Way to Hell Club

Was an exclusive club founded by working man who fell from the Golden Gate Bridge into its safety net during the construction (1936-1937).

Most of them were saved with minor injuries and aftermath they named this fall as halfway to hell.

We know that clubbing is a thing in the West. There are clubs devoted to hobbies, social activities, politics, and so forth.

But t****his one caught my attention because it was about the type of experience that you can’t choose to volunteer.

Experiences tho are hard to share and thus they’re unique.

You can build a massive bridge, connect bays, and be proud of engineering but recognizing that fall of Al Zampa is incomparable. Organizing a club for it is priceless.

During this pandemic we are overwhelmed by such unique experiences.

We’re witnessing falls alike almost every day.

Now is the time for you as a brand, as a company to grab those moments and to find a way to share those experiences and to club but not just offer consolations.

Hayatta kalma içgüdüsü

Salgın krizinin depresyona dönüşme ihtimali radarımızda. Ekonomik depresyondan tutun sosyal, dini ve kültürel depresyona kadar bir çok başlık mercek altında.

Tüm bu hengame içinde hayatta kalma telaşındaymışız görüntüsü veriyoruz. ‘Görüntü’ diyorum çünkü öyle olduğunu düşünmüyorum.

İnsan ırkını piramidin en üstüne taşıyan ‘Hayatta kalma içgüdüsü’ veya ‘Adaptasyon’ değildir. Bunları bizden daha iyi yapan türler var. Bu bağlamda ‘Kollektiflik’ kavramının da abartıldığı bir vaka.  

Sapiens, ‘Hayatta kalma içgüdüsünün’ ötesinde kendini evrende konumlandırma çabası içindedir.

Bu çaba kompleks kurumlar kurmamız ile sonuçlandı. Bu nedenle sanat yapıyor, savaşlar başlatıyor ve Mars’ta medeniyet kurmaya çalışıyoruz.

Sadece hayatta kalmak veya birilerini hayatta tutmak için çaba göstermek türümüzün sürdürebileceği bir mücadele değil.

İzolasyona karşı çıkanların ironik olarak ekonomik darağacını öne sürmeleri hayatta kalma değil ölüm seçme yarışında olduğumuzu gösteriyor.

Livescience göre bizi her gün öldürebilecek 2.6 milyon farklı neden var. Yaşınız 30 ise önümüzdeki 10 yıl içinde ölme ihtimaliniz neredeyse 3%.

İnsanın hayatta kalması bir mucizedir ve insan bunun farkında. Bu nedenle hayatta kalma içgüdüsünü devamlı görmezden geliyoruz. Ecnebi ama cuk oturan tabiriyle overide ediyoruz (Anne tavuğun aslana saldırması gibi).

Son kertede ‘Hayatta kalma içgüdüsü’ gün geçtikçe ekosistemini tüketen yani bindiği dalı kesen Sapiens’in olmazsa olmazlar listesinde ilk 3’te bile değildir.

Er yada geç Covid-19’u da görmezden geleceğiz…

Kapasitenin optimizasyonu

Salgın krizi başladıktan hemen sonra 2 olgunun üstüne gidilmesi gerektiğini yazdım.

1- Kapasite

2- Optimizasyon

Dünya’nın en büyük bağımsız petrol depolama şirketi Vopak “Kapasitem doldu!” dediğinde yer yağının dibe vurduğunu gördük.

WTI petrolü 11$’a düştüğünde arzı karşılama kapasitesinde sorun olduğunu anladık. Ancak apaçıkki arzın optimizasyonu problemi de söz konusuydu.

Konuyu daha iyi kavramanız adına:

Sizce yüzölçümü Türkiye’den 19 kere daha küçük olan bir ülke nasıl olur da Türkiye’den 6 kere daha çok ‘Tarım’ ihracatı yapabilir?

Yada,

Nasıl olur da Türkiye’nin toplam ihracatının (180 milyar$) yarısından fazla ‘Tarım’ ihracatı (98 milyar$) gerçekleştirebilir?

Cevap kapasitenin optimizasyonundadır.

Hollanda kapasitesini optimize etmek için eğitim, altyapı ve teknolojiye Türkiye’den 100 kat daha çok yatırım yapmıştır.

Hollanda tarım endüstrisi kapasitenin optimizasyonu ve başlı başına kapasite üzerine yürütülecek temel tartışmalar için -bu satırların yazarına göre- harika bir çıkış noktasıdır.

The Firm

I loved when I watched this movie back in 1997.

During this unexpected break I decided to rewatch some of my favorite 90s movies.

However the try out to see if it would exorcise my inner enthusiasm what I had back then for American way of life seemed to be absent.

The core thrill I felt watching The Firm (1993) back in 90s was driven by the way of communication we had. If bad guy Avery has had a cell phone Mitch’s plan would have fallen apart. So is the entire scenario. So goes my thrill.

Tools we have today makes our recent past stories stale and irrelevant.

Tools we are going to get in near future (Like AI, VR etc.) will make today’s stories nonsensical.

I always tell you that marketing is about storytelling and marketer is a storyteller machine.

One who studies marketing today should be very careful with her way of story consumption.

Same goes for the companies tho.

Because stories are backbone of your behavioral pattern.

Update your stories by fact checking on emerging future technologies.

If you fail to do so it is very likely that you will end up loosing your business.

Turkey shoot

As Wiki describes is “an opportunity for an individual or a party to take advantage of a situation very easily.”

This term originates from a method of hunting wild turkeys. Hunter whistles intentionally to scatter the flock with the prospect that they will return back and be easy targets while he sets up for slaughter.

Conspirators method is not much different. He whistles an information to disturb your rationality.

Sudden anxiety tho which kicks in works same like hunters scatter scam. Intends to displace you from your reliable spot. If you fail to follow he will spill out all unproved informations like angel hair pasta. 

You’ll be haunted. 

‘Turkey shoot’ situation only gets complicated if you give attention.

Don’t give attention.

Don’t be like turkey.

Santa remembers

In my childhood new year’s eve gift baskets promised two principle things:

1- You get everything at once! Even those chocolate bars you forgot they existed.

2- You get the best deal. And guess what? Your package is hand delivered by Santa!

First point is about remembering. This type of artificial, non-spontaneous way of remembering requires constant exercise of mind. Because same as remembering birthdays tho authenticity will be irrelevant. 

You care and you are on time with full package that’s all that matters.

Second point is a sitting duck. Do not overcharge and deliver by hand. If first point is about you remembering your promise second part is about keepin’ it.

These days we shall witness brands and companies who will choose not to remember.

Don’t become one of them. Be artificial. Be non-spontaneous. Remember.

Because no matter what the conditions are Santa remembers.

Kendime notlar #5

”Küresel krizin boyutu ne olur?” sorusu derin bir tartışma konusu. Türkiye olarak 2008 krizinin ardından ilk çeyrekte yaklaşık %14 küçülmüştük. Bana göre 2008 ile bugünün en temel farkı çözümün merkezileştirilememesi konusudur. Herkes kendi başına…

Bugün Türkiye’nin kısa vade borcu 170 milyar dolar seviyelerindedir. Bir GOÜ (Gelişmekte Olan Ülke) olarak dolar kazanma kabiliyetimiz ciddi risktedir. Biz iyileşsek bile bize dolar kazandıran piyasaların durumu hem yatırım hem de ihracat pazarları noktasında meçhuldür. Hükümetin global finansal sistem tartışmasını tekrar gündeme getirmesi TL ile borçlanamama durumu ile ilintilidir.

Gelişmiş ülkelerin borcun peşine düşeceği bir maraton gelişmekte olan dünyada domino etkisiyle iflaslar başlatabilir. Bu kabusu yaşamamak adına Trump’ın -tüm uyarılara rağmen- ülkeyi Mayıs ayının başında açma girişimi ise ürkütücüdür. Aşının en erken 18 ayda çıkacak olması, %95 oranında işe yarayacak bir ilacın kısa vadede üretilememesi ve gribin mevsimselliği durumunun belirsizliği cesaretleri kırıyor. Saniyen aşının bugün bulunma olasılığı karşısında; milyarlarca insanın aşılanması operasyonu, yaşlıların aşılara karşı negatif direnci ve aşı karşıtlığı konuları da göz ardı edilebilecek komplikasyonlar değildir. Bu soruların hepsi sürecin uzayacağına dair göstergelerdir.

Türkiye’nin elindeki ekonomik opsiyonlar ise limitlidir. Bu bağlamda Prof. Dr. Nevzat Saygılıoğlu’nun tıpkı sağlıkta yapıldığı gibi “Ekonomik Bilim Kurulu” önerisini çok önemsiyorum. Eğer bu kriz bazı çevrelerin öngördüğü şekilde 3 çeyrek boyunca devam edecekse Türkiye’nin olağanüstü çıkış stratejileri üretmesi gerekecektir. Çünkü resesyon eşi görülmemiş seviyelere ulaşabilir. Bu çerçevede ‘Mitigating the COVID Economic Crisis: Act Fast and Do Whatever It Takes‘ çok faydalı bir derlemedir.

Tabi ekonomistler karamsar tablolar çizmeyi severler. Çoğu zaman da yanılırlar. Çünkü ekonomi bilimi bu drama tutkusuyla teori üretirken ölçemediği veya göreceli ölçtüğü birçok girdi vardır. Mesela Türkiye’nin bir GOÜ olması konusu gibi. Hans Rosling meşhur kitabında bunu anlamlı şekilde tartışmıştır. “Türkiye hangi koşullarda ‘emerging market’tir?” sorusunun cevabı bana göre meçhuldür. Bugün Türk sağlık sisteminin işleyişi ve altyapısı gelişmiş ülkelerin tamamını geride bırakmıştır. Bu çok çok önemli bir faktördür ve orta/uzun vadede ekonomiye psikolojik yansımaları hafife alınamayacak kadar kıymetlidir.

Ekonomide belirsizlik hiç bu formda tecrübe edilmemişti ve evet; olasılıklar her geçen gün anlamını yitirmektedir. Ümitsiz olmak için çok fazla nedenin olduğu bu süreçte ise şu iki olgu arasında mütemadiyen tercih yapmak durumunda kalacağımıza inanıyorum: Bilim ve Komplo. İkinciyi seçtiğimizde başımıza neler geldiği tecrübeyle sabittir.