Faydasız limitler

Bugün dünyanın en yüksek binasını inşa etmeniz ‘standart’ değil ‘limit’ belirlemiş olur.

Limitler ise genel kanaatin aksine çok önemli değillerdir.

Usain Bolt’un 100 metre için 9.58 saniyelik dünya rekoru ile aracınızın 280 km/s hız limiti aynı ölçüde kullanışsızdır.

Limitlerden standartlara geçiş ise zahmetli bir süreçtir. Çünkü standartlar ekseriyet için uygulanır ve toplam faydayı dikkate alır.

300 metrelik Chrysler Binası’nı 1930 yılında inşa etmiş olmak uzun soluklu bir standardizasyon sürecinin sonucudur. 75 yıl sonra inşa edilen 800 metrelik Burj Halifa ise kullanışsız bir limit belirler.

Limit belirlemek yerine standart oluşturmaya kafa yorun.

Hükümsüz sözleşmeler

Cenevre Konvansiyonları insan doğasının kırmızı çizgiyi geçme iştahına set çekmek için yazıldı ancak Srebrenitsa’da iş görmedi.

1995 yılının Temmuz ayında 8372 kişi katledildi. 10 binler sürgün, tecavüz ve zulme maruz kaldı.

Cenevre Sözleşmeleri hüküm icra edemedi.

Yedi ölümcül günahın ikisi ‘Kibir’ ve ’Öfke’dir. Kibir ve öfke karşılıksız ve ölçüsüz intikam duygusunun kaynağıdır.

Bu şeytani duygu Srebrenitsa Soykırımı’nın çıkış noktasıydı ve lütfen not edin; hiçbir sözleşme bu duygunun yeşermesine izin verilen bir Dünya’da hükmünü icra edemez.

“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.” - Bilge Kral, Alija Izetbegović

Decision making

Once I read a quote for an ultimate business attitude: Never settle!

Well if the subject is ‘decision making’ you have to abolish that attitude.

This is the first code of decision making. Because when you make a decision you have to settle for an unknown possibility.

Secondly, decision making is about creating momentum. That makes you move forward even sometimes not knowing the exact direction. But ‘momentum’ tho is a very precious asset and purest form of it comes once you have made your final decision.

Honest Abe said once:

“When I do good, I feel good. When I do bad, I feel bad. That’s my religion.”

Third and maybe the most important part of decision making is honesty. Being honest with your course of action and commitment to that goal is a must. Like it or not that wouldn’t be much different than being religious.

Settle. Use the momentum. Be honest.

And you’ll be fine.

Walkman

Japonya Yamato şehir meclisi yürürken telefon kullanımını yasakladı. Haber dikkatimi çekti çünkü; bir Walkman markalaşma öyküsü tutkunu olarak 1982 yılında Woodbridge, New Jersey’de aynı gerekçeyle Walkman’ın yasaklandığını okumuştum.

Bu yasak halen Woodbridge’te geçerliliğini koruyor.

‘Nerde o eski zamanlar’ derken rivayetin neyi kastettiği benim için hep flu olmuştur.

Dün Walkman bugün iPhone; bazı reflekslerimiz kaybolmuyor sadece şekil değiştiriyor.

Bazı eski zamanlar hala bu zamanlar.

Markalaşacaksan gardını ona göre al.

Incomparable terms

I saw Jaeger-Lecoultre’s 400K$ watch ad yesterday.

This watch shows zodiac signs, days, and months on an annual basis. It has a golden case and over 520 moving silver mechanic parts.

But obviously, these are not the features that make you pay 400K$.

It’s the craftsmanship, excellence and uniqueness. And these terms are incomparable.

Because these terms have nothing to do with your FMCG daily tag crosscheck routine.

Still, if you can’t see the value is not because you can’t afford to purchase but because unconsciously you keep crosschecking.

Aşı Yarışı

1955-1969 yılları ABD ve SSCB’nin Uzay Yarışı yıllarıydı.

Yarış start aldıktan 5 yıl sonra Yuri Gagarin uzaya ilk çıkan insan olacak, 1969 yılına gelindiğinde ise Neil Armstrong Ay’a ayak basacaktı.

Dün uzayda kendine yer bulmak için kıyasıya mücadele etmiş insanoğlu bugün Dünya’da hayatta kalabilmek için yarışta.

Ancak Aşı Yarışı çoğumuzu heyecanlandırmıyor.

Çünkü bu yarış ‘keşif’ ve ‘inovasyon’ ile değil ‘hayatta kalma’ ve ‘önlem’ kavramları ile alakalıdır.

Çoğu ‘marka’ veya ‘işletme’ de bu benzer ikilemde akıntıdadır.

Hayatta kalmaya çalışanlar hep ilk yorulan ve vazgeçenlerdir. Keşif peşinde olanların ise varoluş şevk ve çoşkuları hep taze kalır. Keza Sapiens’i diğer türlerden ayıran tam olarak da bu gayrettir.

Velhasıl Dünya’ya hayatta kalmaya değil keşfe geldik.

Semboller savaşı

Ayasofya tartışmasının sembolik bir zeminde yapıldığı vaka.

Evet, her iki tarafta da bazıları olayı bu zeminden kaydırma gayreti içinde ancak genel teamül bu.

Duyularla ifade edilemeyen sembol, rumuz veya işaretler kompleks nesnelerdir. İlgili sembole kimin ne anlam yüklediğini tam olarak çözmek ekseriyetle mümkün değildir.

Mesela Fatih’in portresi geçen hafta Londra müzayede evi Christie’s’te 750bin dolara satışa çıkartıldı.

‘Elin gâvuru’ niye bizim padişahın portresine 5.2 milyon Türk lirası değer biçsin?

Bazen sizin için anlam ifade eden semboller başkalarının nesnel gerçekliğinde de yer bulabiliyor. 

Sembolleri çatıştırmak ise insanoğluna acıdan başka bir şey getirmedi.

Sembol savaşının başkenti Kudüs’te yıkım 4000 yıldır devam ediyor.

Bir cephe de burada açmayalım derim.

Raincheck

Raincheck is a ticket issued for later use for the postponed event.

In an era of uncertainty, using this term can be very expensive.

What is the alternative?

Well, U.S. Open will be held with no audience at all.

I heard one guy say: “There is but one degree of commitment; total.”

I agree. So sometimes no commitment is the best commitment.

Factcheck: These are those times.

Kendime notlar #7

“Of all tyrannies, a tyranny sincerely exercised for the good of its victims may be the most oppressive. It would be better to live under robber barons than under omnipotent moral busybodies.” - C.S. Lewis

Amerika’da başlayan ırkçılık karşıtı gösterilerin sentetik olduğunu düşünüyorum. Bunun da ötesinde bu gösterilerin yeni bir yaşam alanı baskısı oluşturan ve anarşiden beslenen ‘Sol Liberteryenizmin’ ajandasına hizmet ettiğine inanıyorum. Radikal feminizm, cinsiyet performativismi ve egaliteryanizm gibi silahlarla toplumları yapısal çıkmazlara sokan ve bunu neredeyse anlamsız/karşılıksız bir idealizmle yapmaya çalışan tehlikeli bir ‘sol’ sosyal ile karşı karşıyayız.

Christopher Nolan’ın işin hakkını vererek yarattığı Batman serisinde Alfred karakteri anarşist Joker’i şöyle tarif ediyordu:

“Çünkü bazıları mantık aramaz, para gibi… Onları satın alamazsın, korkutamazsın, sağduyuya çağıramazsın ve pazarlık edemezsin. Bazı insanlar sadece Dünya’yı alevler içinde görmek ister.”

Bu Joker tanımını ne kadar alkışladıysam Todd Phillips’in Joker filmini bir o kadar eleştirmiştim çünkü; Joker karakterinin (Anarşinin) aklanacak, alkışlanacak bir tarafı olmadığını savlıyordum. Bugün geldiğimiz noktada acı bir ironidir ki, Amerika sokaklarında aynı ‘anarşi’ hakimiyet kurmaya çalışıyor. Tabi bu hakimiyet girişimi bahsini ettiğim sosyal mühendisliği tabana yayan aşırıcı solun, yıllardır titizlikle yürüttüğü bir propagandanın devamıdır.

Bu propaganda; ABD başkan adayı Elizabeth Warren’in 9 yaşında trans ilan edilen bir çocuğu canlı yayında alkışlatması ve eğer başkan seçilirse bu ‘genç’ transın onayı olmadan Eğitim Bakanı’nı atamayacağını söylemesi kadar absürt, ve Mary Poppins’in 1964 yapımlı filmin bir sahnesinde yüzüne siyah duman kaçtı diye The New York Times tarafından ‘ırkçı’ ilan edilmesi kadar çılgın davranışsal bozukluklarda gözlemlenmektedir. Bu kitlenin sosyal ‘adjustment’ yani ayar gibi bir derdi yoktur. Amaçları sosyal karmaşadır. Aynı grup bugün ABD’de ırkıçılık olduğunu iddia ediyor ve yine aynı grup elindeki tüm silahları kullanarak sosyali -sadece ABD’de değil- parçalara ayırmayı hedefliyor. Trump’ın buna keskin bir tepki olarak başkan seçilmesi şaşırtıcı değildir.

Gelelim gösterilerin neden sentetik olduğunu bana düşündüren 3 ana sebebe:

1- Amerika’da Türkiye veya başka bir ülkeden daha büyük ‘ırkçılık sorunu’ yoktur. Her şeyden önce Amerika ‘ırkçılık sorunu’ ile kendi içinde savaşarak yüzleşmiş tek millettir. Amerikan İç Savaşı’nda 600 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Bu savaş ekonomik saiklerle ırk üstünlüğü iddiasında bulunan ve bunu kendine zul sayan iki ana akım arasında yaşanmıştır. “All men are created equal” bugün heykelleri yıkılmak istenen Thomas Jefferson’un Bağımsızlık Bildirgesi’nin ana çıkış noktasıdır: “Her insan eşit yaratılmıştır!”

Lincoln bu uğurda canından olmuştur. Son kertede kurucuların ortaya koydukları bu fedakarlık ve çıkış noktası, zenci ve müslüman Muhammed Ali’yi bu göçmen ulusun yıldızı yapmıştır. Cassius Clay’in açıktır ki, ilgili dönemde Amerika Birleşik Devletleri haricinde hiçbir ülkede ‘yıldız’ Muhammed Ali olma ihtimali yoktur.

Atticus Finch’i bağrına basmış bu ulusun ‘ırkçılık’ değil ancak bir ‘sınıf ve kültür ikilemi’ sorunu olabilir. Ekonomik saikler ve biraz da talihsizlik ile bu ikilemler kategorileşmiştir. Bu noktada ise Türkiye dahil sayısız Dünya ülkesinde benzer -bastırılmış- sorunlar silsilesi vardır (Mesela ‘Kürt Açılımı’ ateş olan yerden çıkan dumandır).

Her şeyden önce bir pragmatik ve özellikle iki yüzlülükten -ve aşırı soldan- tiksinen biri olarak aynaya bakmamız ve objektif olmamız gerektiğine inanıyorum. Bundan daha da önemlisi ise bu sentetik isyandan güçlenerek çıkma ihtimali olan ‘Sol Liberteryenizmin’ Dünya’nın ortak sorunu olduğu gerçeğini göz ardı etmememiz gerekiyor. Eğer eşitçilik romantizmi ile aldatılıp sorunu doğru tanımlayamazsak, uzun vadede sosyal yıkım kaçınılmaz olacaktır.

2- Yağma hangi koşul ve gerekçe ile olursa olsun anarşidir. Anarşi haset gibi eninde sonunda taşıyıcısını öldürür. Anarşi tolere edilemez. Burada sorun ‘Sol Liberteryenizmin’ anarşi arzusunda olması değildir. Anarşi ‘Fikri Mülkiyet’ karşıtı bu güruhun doğasında vardır. Asıl sorun bu talebin yaratabileceği tehlikeyi görmezden gelen ve aklayan diğer elitin/entelijansiyanın akıl tutulmasıdır. Akıl tutulması diyorum çünkü bu bir bakıma çatışmaya davettir. Çatışma ise ancak ortada iki karşıt ideal mevzu bahisse anlamlı olabilir. Ailesine bakmak için yıllarca emek verdiği dükkanı -gerekçesiz/sebepsiz- yakılan işçi bir Anne veya Baba hangi ideal uğruna savaşacaktır? Bu sorunun cevabı yoktur. Girişte bahsettiğim sosyal yıkım mühendisliğinin amaçlarından biri de budur: Anlamsızlık Çatışması!

3- Fırsat ve sonuç eşitliği Batı’da derin bir tartışma konusudur. Fırsatların eşit olduğu bir Dünya’nın savunucusuyum ama sonuçların eşitliğinin sağlanabileceğine inanmıyorum.

Mesela; 50 siyahi ve 50 beyazın yaşadığı bir toplumda atlet/sporcu olabilmek için fırsat eşitliğinin tüm hatlarıyla sağlandığını varsayalım. Bu örnekte genetik faktör sonuç eşitliğinin sağlanmasını kuvvetle muhtemel imkansız kılacaktır. Siyahiler beyazlara açık ara fark atacaklardır. 

Fırsatların eşitliğini savunan toplumların dogmatik olmayan, rasyonel ve daha faydalı yaşam alanları yaratmaya çalıştığı ve aslında yarattığı (ABD, İsveç, Norveç gibi) bir vakadır. Ancak sonuç eşitliğinde (Equal outcome) diretmek toplumu eşitlikçilik (Egalitarianism) kisvesi altında mutlaklığa sürükler. Türü ve amacı ne olursa olsun otoritenin/baskının olduğu bir yerden ‘iyilik’ çıkamaz.

Bu satırların yazarına göre ABD’de kurumlar ve altyapı noktasında fırsat eşitliği garantilenmiştir (Bkz. Barack Obama). AOC ve Sanders gibi karakterlerin talebi ise mutlak sonuç eşitliğidir. Bu durum ancak Kurt Wimmer’in Equilibrium’u türünde distopyalarda mümkün olabilir. Solun en tatlı tuzağı sonuç eşitliğidir. Aldanmayın. Çünkü bu mutlaklık genetik olarak anarşi ve faşizme teşnedir.

Kendime notlar #6

Sıfır toplamlı bir Matrix içinde yaşıyoruz. Bunu fark etmek, anlamak gerçekten zor değil.

Mesela parayı düşünün…

Onu icat ettik çünkü gezegenin kaynaklarını tüketme arzusuna kapıldık. Bu arzu kurduğumuz hayali sistemleri canlı tutuyor. Sistemlerimiz ise birileri denklemin sıfır tarafında kaldığında mütemadiyen ‘hata’ veriyor veya kendini sıfırlıyor.

Sıfır toplamlı bir oyunda kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğini söylemek çok zor.

Keynes’in dediği gibi: “Uzun vadede hepimiz öleceğiz!”

Son kertede kısa ve orta vadeye haddinden fazla önem veriyoruz.

Pişman olacağız.