Niye?

“Niye?” pahalı bir soru zarfıdır.

Çünkü bazı durumlarda bu soru hayatınıza mal olabilir. Mesela Giordino Bruno 16. yy’da dünyamızın küre ve evrenin sonsuz olabileceği hakkında konuştu. Baş aşağı sarkıtılarak yakıldı. Bruno o güne klisenin (otoritenin) aksiye “Niye?” sorusu ile başlamıştı.

Niye kütüphanede neredeyse hiç ama Apple mağazasında devamlı kuyruk olur? Ve daha jenerik ama daha az anlamlı olmayanlar:

Niye hedefimiz bu?

Niye politikamız bu?

Niye insanlara eşit davranmıyoruz?

Niye ‘hayır’ dedik?

Niye ‘evet’ dedik?

Niye fikrimizi değiştirmedik?

Niye ısrar ediyoruz?

Niye pes ettik?

Bazen ise cevapsız, huzursuz kalma pahasına sorarsınız:

Niye 20 yaşında bir çocuk annesini ve babasını öldürüp intihar eder? Ya da niye savunmasız bir kadın sebepsiz yere kılıçtan geçirilir?

Bir meşru ve sağlam “Niye?” sistemi değiştirmeye yetebilir. Çünkü bürokrasi talimatları takip edip soru sormamayı telkin eder. Ve bu statüko, aslında çoğu zaman “Niye?”nin cevabını bilmeye yakın bile değildir. Bu yüzden korkar.

Gelişimin, yaratıcılığun, değişimin kırılma noktası meraktır. Merak ise “Niye?” sorusu ile alevlenir. Ve eğer değiştirmeyi göze alacak kadar önemsersen senin “Niye?”n hepimizi aydınlatabilir.

Korkma, sor: Niye?

Çıkmaz sokak

Dünyada milyonlarca yemek tarifi ve üretilen milyarlarca T-shirt arasında birbirine hiç benzemeyen milyonlarca tasarım bulabilirsiniz. Bu çeşitliliğin nedeni değişime olan tutkumuz değildir.

Hayır, değişime karşı mesafeli ve tutucuyuz. Tüm bu spektrum, farklı deneyim ve bilgiye -değerlere- sahip olan insanların farklı şeyleri arzu etmesinin sonucudur.

Bugün seyahatteyim ve seyahat etmenin artık beni neden bu kadar çok yorduğunu fark ettim:

Havaalanları, havayolları ve bu han içine dükkan açmış tüm diğer duraklar:

Her müşteriye aynı şekilde davranma konusunda ısrarcılar. Bu şirketin için çıkmaz sokaktır.

Nefes al

“Çok gerizekalı…”, “Hayatımda duyduğum en saçma fikir!”, “Zaman kaybı!” ve benzeri refleksler kritik/eleştiri değildir.

Öncelikle; bu istemsiz tepkilerin çoğu kontrol ve konfor alanı kaygısı ile ortaya çıkar. Eleştirinin amacı ise kabahat bulup suçlamak değil katkı sağlamaktır.

Elin ayağına dolanmış, kalp atışlarına ritmini şaşırtarak klavyene çökmeden önce şöyle düşün:

İnandığımız şeyi değiştirmeye yardımcı olabilirsen eylemlerimize de şekil verebilirsin. Ancak her şeyden önce düşünceye ve kanıya saygı göstermen gerekir.

Yarın buradan başla. Çünkü diğeri işe yaramıyor.

Dibe yarış

Geçenlerde servis hizmeti veren şirketler arasındaki rekabeti konu eden bir tartışmaya şahit oldum. Trenyol’un fiyat ile piyasayı kasıp kavuracağını savlayan ile Getir’in bunun altında kalmayacağını iddia eden iki görüş hakimdi.

Cevaplanması gereken sorular şunlar:

Trendyol sadakati fiyatla mı kazanacak (Yani seni satın alarak mı)?

Sektörün öncüsü olarak bunca zamandır sadakat kazanamamış Getir, ne yaparak altta kalmayacak?

Fiyat çıkmaz sokaktır. Dibe doğru yarışın etiği yoktur. Sadakat ise eşsiz bir emtiadır. İndirimle, kuponla kazanılmaz.

İlk selam

Kahve sırası beklerken ayaküstü şöyle bir tartışmaya tanık oldum:

Anne: Beklemeyip gidecekler tabi, ne olacaktı?

Kız: Ben mi suçlu oldum şimdi!

Anne: Evet…

Kız: Alt tarafı yarım saat geciktik… (Anne sinirle uzaklaştı)

İki çeşit nezaket vardır.

Birincisi: Hatanızı kabul etme nezaketidir.

Çok az efor gerektirir ama ilaç gibidir. Bu anneye “Özür dilerim!” veya “Evet benim suçum…” belki de “(…)alt tarafı” demekten daha çok iş görecekti…

İkincisi ve belki de en zoru; kusura, belirsiz ihtimallere ve bilinmeyene hüsnüzan ile yaklaşma kabiliyetidir.

Bu nezaket ilk selam veren olmayı gerektirir.

Bugün Dünya Nezaket Günü. Yarın ilk selam veren sen ol.

Bir zaman sorusu

Bundan sadece 15 yıl öncesine kıyasla iletişimin bize kayda değer bir zaman kazandırdığı vaka.

Akrabanı ziyaret etmek yerine FaceTime yapabilirsin. Markette, bakkalda zaman harcamak yerine Getir çağırabilirsin. Artık zaman kazanabiliyorsun, bu çok net.

Peki, kazandıklarını nasıl harcıyorsun?

Sistem krizi

Uçak biletim için yaptığım koltuk seçiminin ödeme alınmasına rağmen check-in seçeneklerimde gözükmemesi üzerine ilgili havayolunun müşteri temsilcisi şu jenerik cümleyi kurdu:

“Sistemimizde yaşanan bir karışıklıktan dolayı (…) elimden birşey gelmiyor…”

Öncelikle; sistemler bize kötü davranmaz, kaynaklarımızı tüketmez, kötü yönetmez, adaletsizliği desteklemez ve genellikle işlerin içine etmez, bunu insanlar yapar.

Sistem kurarken ise iki kronik hata yaparız: Sistemin kusursuz çalışacağına ikna veya olası başarısızlık konusunda aşırı karamsar oluruz.

Birincisine havayolu ile yaşadığım aksaklık, ikincisine ise uçaklara konulan can yelekleri süper birer örnek olabilir. İki hata da duygusal birer tercihtir. Ve konu sistem kurmaksa şiddetle kaçınmanız gerekir.

Seni kim özleyecek?

Nerede yaşadığı veya hangi seviyede ne iş yaptığının hiçbir önemi olmadan:

Herkesin bir sorumluluğu vardır!

Sorumluluk ise “Benim elimdekiler yetersiz!” diyen sahte kıtlığın değil “Birlikte daha iyisini başarabiliriz!” çıkışının ürünüdür. Ve her şeyin sonunda takip eden şu soru ile birlikte hatırlanacak olan budur:

Gittiğinde seni kim özleyecek?*

*Atatürk’ü saygı ve sevgi ile anıyoruz.

Azami

11 Kasım indirimleri, Black Friday ve diğerleri… Hepsi büyük bir satış dümenidir. Ve bu dümen ‘yeterli’ karşısında ‘azami’ anlayışının tahakküm etmesi için çalışır.

Pazarlamacılar ve kapitali maksimize etmek peşinde olan diğer elementler tarafından tek tatmin edici durumun ‘azami’ olduğuna ikna edildik. Sadece tükettiklerimiz değil, sosyal ilişkilerimiz ve varoluş sorunsalımız bile bu temada düğümlendi.

Azami, en çok, en fazla veya maksimum olan; yeterli, uygun, elverişli ve optimum kadar konforlu değildir. Dayatılan bu maksimizasyon ‘mutlak’ (absolute) ile ilintilidir. Saltçılık ise bir gizlenme formudur.

Dümene gelme!

Tuhaf

“Havuza işemeyin!” güvenebileceğiniz bir uyarı değildir ve işe yaramaz.

Büyüklük algımız bize içinde yüzdüğümüz gerçeğini unutturur. Nesiller boyu tükettiğimiz denizlerimiz gibi; atıklarımızın eninde sonunda bize musallat olacağı gerçeğini kavramak ise bazen mümkün olmayabilir. Ve bazen çözüm uyarı veya eğitim de değildir. Çünkü tuhaf olanla akıl ile başa çıkılmaz ve evet, bu çok tuhaf bir tutumdur.

Bindiği dalı kesme eğilimi açık bir tercihtir ve tarihte sayısız aklıselim örneği vardır. Tuhaf ile belki ancak tuhaf olarak başa çıkılabilir.

Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre nüfusun yarısı havuzlarda idrar inidakör boyası kullanıldığına inanıyor. Böyle bir ürün olmamasına rağmen bunu çocuklarına telkin eden ebeveynlerde, bu yöntemi birilerini mahçup etmek için kullanan muziplere kadar herkes bu tuhaf antidota katkı sağlıyor.

Ve bir pazarlamacı düğer tüm kimliklerinin yanında tuhaf olmalıdır. Hem de bol kepçe. Çünkü onun tuhafı dikkatimizi avlayan oltadır.

Tuhaf; acayip, garip ve Arapça kökeni itibariyle nadir ve emsalsiz bir hediye demektir.