Kafa yormak

Deprem bölgesine müdahalede gecikmiş ve yetersiz kalmış olmamızın arkasında: Operasyonel, urban ve neredeyse diğer her kademedeki tasarımsal yetersizliklerimiz vardır.

Tasarım kültürümüzdeki problem son 10 yılın değil, belki son 300 yılın meselesidir. Bununla yüzleşmediğimiz ise apaçık ortadadır.

Hatay güzel bir şehir değildir. İstanbul güzel bir şehir değildir.

Güzel coğrafya ile güzel şehir kavramlarını birbirine karıştırmamanız gerekir.

Güzel tasarım işlevle ilgilidir. Ürettiğimiz her şeyin bir görevi vardır ve doğru tasarlandığında işleyiş güzel olacaktır.

Nelerin yanlış gidebileceğine kafa yormak ise doğru yürüyen işler tasarlama olasılığımızı arttıracaktır.

Tasarım da diğer pek çok şey gibi kafa yormadan iyileşmeyecektir.

Reklam arası

Super Bowl yılın en keyifli reklam arasıdır: Amerikan pazarlama endüstrisinin tüm hünerleri burada sergilenir.

Alaycılık, kinaye veya istihza -adına ne derseniz- hakim temadır. Bunun yanında; şaşırtıcılık, ihtilaf, komedi ve bolca ünlü yüz vardır.

Bu yıl üç tanesi dikkatimi çekti:

3- RAM’in elektrikli arabalara karşı çekinceleri, cinsel performans ile ilgili kaygılarla ilintilediği “Erken Elektrifikasyon” çalışması: İnsanların değişimden en az kapalı kapılar arkasında konuştukları meseleler kadar korktuklarını işleyen bu reklam, en iyi kinayelerden biriydi (İzlemek istiyorsan: Bağlantı).

2- “O bizi anlıyor…” sloganı ile sevgi ve öfkenin fotoğraflarını derleyen The Servant Foundation’un İsa ve Hristiyanlığı tanımladığı düşük bütçeli, seri ve dev çalışması (İzlemek istiyorsan: Bağlantı).

1- Ve Bud Light’ın Miles Teller ve eşine rol verdikleri harika reklam arası: “Easy to drink, easy to enjoy!” klişesiyle modern insanın sıkıcı, gündelik hallerinden birini nasıl eğlenceli hale dönüştürebilecekleri işlenmiş. Ayrıca reklam filminin başında beliren telefon numarasına “Bud Light” yazıp mesaj gönderildiğinde “Hey, sırrın içindesin” mesajı ve bir promosyon link iletiliyor (İzlemek istiyorsan: Bağlantı).

İyi seyirler.

Miras

2018 yılında Apple Park’ı ziyaret ettiğimde içimde iki hakim duygu vardı. Birincisi hayranlıktı. O kadar ki, dikkatimi fotoğraf çekmek için bile dağıtmak istememiştim. İkincisi ise belirsiz bir mutluluktu. Steve Jobs vizyonunun gerçekleştiğini görememesine rağmen, o gün, onun adına mutlu hissetmiştim.

Yaşadığımız deprem felaketi nedeniyle bugün hatırladığım, o gün ise fark ettiğim şuydu:

Bizim mirasa yaklaşımımız bugünlerde sıkça duyduğumuz üzere “Bak, mal da mülk de yalanmış!” distopyası üzerine inşa edilmiştir. Boşuna kürek çekmeyi ima eden bu yaklaşım, mirasın -legacy- sadece eşyanın değil, misyonun transferi olduğu gerçeğini görmezden gelir. Bu ise maalesef günü kurtarmak için yaşayan, nesli düşünmeyen bir kültür üretir ve üretmiştir. O kadar ki, ancak bu hal, İstanbul gibi bir şehirde depremi önceliklendirmesi, kaynaklarını tasarrufla bu sorunun çözümüne aktarması gerekirken kanal gibi çılgın bir projeyi dava haline getirebilir.

Jobs, ölümüne sadece 4 ay kala, Cupertino Belediye Meclisi’ni Apple Park için ikna etmeye çalıştığı sunumunda (Son halka açık konuşması olarak sayabiliriz), mirasın sadece mülkten ibaret olmadığının dersini vermişti.

Ve işte bu yüzden: San Francisco’da o gün, Jobs’un mirasına bakıp onu düşünürken “Bak, mal da mülk de yalanmış!” arabeski ile hüzünlenmediğimi aksine; umutlandığımı, moral bulduğumu ve Jobs’un adına sevindiğimi hatırlıyorum.

Niteleme

“Business Class”ın neredeyse hiçbir dilde kullanımda olan bir çevirisi yoktur. Ve neredeyse tüm havayolları bu sınıf için aynı ifadeyi kullanır.

Bu bir Selpak meselesi değildir. Çünkü özel isim değildir. Bir sıfattır.

Doğru niteleme ise en iyi markalamadır.

BMW X5 ve Land Rover Discovery; ikisi de birer Jeep’tir. Ve cip (Jeep) “General Purpose” (G.P.), yani “Genel Amaçlı” aracın Amerikan askeri argosundaki kısaltmasıdır.

Dile pelesenk olacak markalama için çok uzaklara dalmana gerek yoktur: Platinum, Elite veya Diamond mahalleden çıkamadan argon arşı turlayabilir. Markan olabilir.

(Bkz. App-Store, Post-it, Google, Chapstick, JetSki, Band-Aid, Polaroid, Memory Stick vd.)

"Self Service"

Costa’da kahve veya McDonalds’ta hamburger satın almak size oturma garantisi vermez. “Self Service” sadece servis ile ilgili değildir, kapasiteyi muhakeme etmeyi gerektirir.

Çünkü ürün fiyatlı, mekan bedava ve herkese açıktır.

Masa kovalayan insanlar için ise bu durum sıkıcı bir yarıştan çok bir aidiyet meselesine dönüşür. McDonalds yeni “Amerikan Kilisesi” ve Costa bir kütüphane olur.

Gerçekleştirmesi zordur.

Çekirdeğinde ürün vardır.

Güçlü ürün.

Nasıl hatırlanacaksın?

Garsonla aramdaki diyalog:

-Ben bir Kola “Light” alayım…

+Tamamdır abi.

-“Zero” değil ama “Light”.

+Evet abi. Gri olan!

Evet, gri olan. Renkler önemlidir. Görünüş önemlidir.

“Asla kitabı kapağına bakarak yargılamayın!” efsanesi Pazarlama söz konusu olduğunda geçersizdir.

Yargılarım. Yargılarız.

Pazarlamanın işi budur. Nasıl göründüğün önemlidir.

Özellikle kriz zamanlarında.

Kola “Light”ı gri kutusu ile hatırlıyoruz.

Starbucks, Netflix ve Spotify’ı kolpalıkları ile hatırlayacağız.

Yüzleşilmesi gereken gerçekler

Haklı veya haksız fark etmez: Her tartışmayı kazanabilirsiniz.

Ancak mesele argümanın galibiyeti meselesi değildir. Faydalı tartışma olgunun, vakanın yani gerçek durumun tespiti için yapılır. Ve hepsi olmasa da bazı gerçeklikler -çoğu argüman sahibinin hoşuna gitmez- perspektifinize göre değişkenlik gösterebilir.

Anlayış ve kavrayış şekliniz yaklaşımınıza ve nihayetinde argümanınıza şekil verir. Bu nedenle özellikle Sosyal Medya’da aynı olaya, aynı anda bakan yüzlerce kişinin farklı argümanlar ürettiğini görebilirsiniz.

Peki bu durumda gerçek nasıl tespit edilir?

Öncelikle gerçeği, ona duyduğumuz ihtiyacı ve onu deneyimleme şeklimizi tanımlamamız gerekir.

Gerçek, yaygın gözlemin konusudur. Tutarlıdır. Rastgele değildir.

Yerçekimi gibidir: Hepimiz için oradadır ve geçerlidir.

Ona duyduğumuz ihtiyaç ve onu deneyimleme şeklimiz ise görecelidir.

Zannediyorum ki, bir çocuğu, babasının intihar ederek öldüğü gerçeğiyle yüzleştirmenin ne gerçeğe ne de özneye faydası olacaktır. Diğer taraftan intihar etmek için köprüden atlayan bir kişi ile paraşütlü bir sporcunun yer çekimi deneyimi birbirinden tamamen farklı olacaktır.

Bu iki durum da seçimle ilgilidir ve seçim ekseriyetle gerçeğin size nasıl görünmesini istediğinizle ilintilidir. Bunu ise Dünya ile ilgili biriktirdiğiniz tüm tecrübe ve bilgileriniz şekillendirecektir.

Entelektüel olgunluk ve fevri olmamak bu özeti iyi anlamayı gerektirir.

Benim gerçeklik deneyimime göre ise bugün, kazanılacak argümanlar değil, yüzleşilecek gerçekler olduğunu kavramak hayatidir. Mesela, enkazdan çıkan kişinin duygu durumu ve beklentileri nispetinde şekillenebilecek “Tekbir” meselesi gibi konularla zaman harcamak entellektüel sığlıktır.

Tekrar ediyorum: Bulunduğumuz durum içinde kazanmak için peşinden koşulacak argüman yoktur. Yüzleşilmesi gereken gerçekler vardır.

Bu ise rastgele, tutarsız ve yaygın gözlem ile kanıtlanmamış meseleler etrafına çullanmak yerine; enkazı, yiten aile ve bireyi, buhar olmuş milli servet ve zamanı tüm ciddiyetiyle ele almayı tercih etmemiz ile başlayacaktır.

Her ne kadar bu durumda benim ve diğer birçok kişi için, işini yapmak -pazarlama yazmaya devam etmek gibi- zor olsa da yarından itibaren, kendimi ve okurlarımı bu didişmelerden korumak adına rutinime döneceğim.

Bir noktadan başlamamız lazım.

Ve unutmadan, evet, dün yitirdik.

Bugün doğanları kutlayalım: İyi ki doğdunuz, iyi ki varsınız.

Başarısızlık mı?

Bu aşamada yaşadıklarımızı başarısızlıktan ayırmamız gerekiyor.

Bu bir başarısızlık değil. Kesinlikle değil.

Çünkü başarısızlıklar öğreten vakalardır.

Buradan öğrenebileceğimiz bir şey yok. 1939, 1942, 1943, 1944, 1966, 1970, 1971, 1975, 1976, 1983, 1999 ve 2011 bugün işimize yarayabilecek neredeyse her şeyi bize öğretmişti.

Farkında değildik.

Artık farkına varmamız gereken bazı meseleler var.

Mesela şuradan başlayabiliriz: Bugünün bir imtihan olduğunu düşünmekten vazgeçebiliriz. Bugün hesap günü. İmtihanı dün ranta ve yolsuzluğa göz yumarken verdik.

Kaybettik.

Odak noktası

“Tarihin en büyük depremi…”

ve

“İhmaller zinciri!”

İki manşet. İki tespit. İki doğru. Bir ülke.

Birincisi önlenemez, ikincisi ciddi şekilde yola gelebilir.

Toplumumuz ihmalden kaynaklanan hatalara, suç işleme kararlılığından farklı yaklaşır.

Uğratılan zarar aynı olmasına rağmen ihmali suçtan ayıran nedir?

-Hatalara karşı yüksek toleransımız mı?

-Uysal kültürümüz mü?

-Mazlum fıtratımız mı?

Bilemiyorum.

Ancak bugün, buz kesmiş bir tavırla ikinci manşete odaklanmamız gerektiğinden eminim.

Buradan başla

Bugün neler yapabiliriz:

  • Elimizden gelenin en iyisini,

  • Kendimizi değil, mağdurları düşünerek daha tutumlu, özverili ve doğru seçimler kovalamayı,

  • Defansif veya ofansif değil, aktüel olmayı,

  • Uzun vadeli düşünmeyi (Yitirilenin sadece birey ve eşya değil, aile ve kültür olduğunu: Eşyayı ikame etme yarışına girişmeden önce neyi kaybettiğimizi iyice kavramayı),

  • Fırsatları eşitlemek için çalışmayı,

  • Verdiğimiz sözleri tutmanın dünden daha ehemmiyetli hale geldiğini anlamayı,

Bugün neler yapamayız:

  • Suçlamayı,

  • Kredi ve görüntü peşinde koşmayı,

  • Konfor ve eğlenceyi,

  • Asıl olanı unutup detaylarda boğulmayı,

  • Fırsat kovalamayı,

  • Sorumluluklarımızdan kaçmayı,

Ve yarın neye başlayacaksan şu 3 soru ile başla:

1- Zor olan kısım ne?

2- Neler öğrenmem gerekiyor?

3- Değer mi?

Kolay gelsin.