Naptın o işleri

“İşler nasıl abi?” bizim en basmakalıbımızdır.

Çünkü işler her şeyi kapsam alanına alır. Bizim ise her şey ile işimiz yoktur.

Ürünle işimiz vardır.

“Ürün nasıl abi?”, işleri olmasa da işi çok iyi bildiğini gösteren kilit bir sorudur.

Beylik değildir ama özgündür.

Akılsız Pazarlama

Wainer bir Türk lüks saat markası. İsviçre’de üretiliyor. Şöyle bir slogan atmışlar:

“Akıllı saat takmayan akıllı erkeklerin tercihi”

Neden böyle bir hor görmeye ihtiyaç duyduklarını anlayamadım. Ayrıca akıllı saat takmayı neden hakaret olarak algılamamız gerektiğini de kavramış değilim. Ve hepsinin ötesinde neden segmentinin tamamen dışında bir ürüne kafa tuttuklarını da çözemedim.

Rolex, Apple Watch’ın rakibi değil. İkisi de zamanı söylemenin ötesinde işler yaparlar. Ama Apple’ın fokusu işlevdir. Yani akıldır. Rolex ise tutku satar.

Wainer konuyu anlamamış ve karıştırmış. Dikkat çektiği aşikar. Çünkü evet, sataşma ve hakaret dikkat çeker. Ancak arkası boş bu önermelerinin güven kazanma ihtimali yok.

IWC’im de var, Apple Watch’ım da.

İkisini de kullanıyorum ve aklım gayet başımda.

Aşağı yukarı

Bugün asansör tuşlarını asansörü kendine çağırmak için kullanan biri ile tanıştım.

İlk okuyuşta bu çok normal gelebilir. Acele etme; kendi gideceği yön için değil, asansörü kendi bulunduğu yöne çağırdığını düşünerek yönlendirme tuşlarına basıyor…

Sonra düşündüm ve evet, bu bir kullanıcı arayüzü problemi. Belki bu kişi kulağı tersten tutuyor olabilir, ancak arayüz ona bunu yapması için her sebebi veriyor: Dijital ekranda asansörün kaçıncı katta olduğunu görüyoruz. Oklar sadece aşağı ve yukarı yönü işaret ediyor. Bizim girdimiz tuşa basmak: Gideceğimiz yön için veya onu bulunduğumuz yöne çağırmak için basabiliriz.

Arayüz bize öğretebilir. Bizi değiştirip, bize huylar yükleyebilir (Apple’ın pinching, fotoğraf büyültme/küçültme hareketi gibi). Ama iyi bir arayüz; labirent inşa etmeyen yani seçenek sunmayan tek çıkışlı bir tünel gibi çalışmalıdır.

Bu şarttır.

İyi niyet problemi

Şeffaflık toplumumuzun en kritik problemlerinden biri. Hüsnüzan yani takdir hakkı ile iş yapmak bizde üstün bir gelenek.

Açıkçası çok da faydasını görüyoruz: Bu yolla kuralları büküyor, kervanı yolda düzüp bir şekilde selamete çıkıyoruz. Ancak bu sürdürülebilir değil. Bunu bugüne kadar anlamış olamamız gerekiyordu.

Kuralları esnetmediği için kritik ettiğimiz Batı’nın, içtimai başarılarını büyük ölçüde bu yolla kazandığını görmezden geliyor olmamız ise ayrı bir ironidir.

İyi niyetin ayarı kaçtığında adaletin de terazisi şaşıyor. Ekonominin de.

Bu bir etik meselesi.

Trafikte sıranın başına kaynak yapan kişiye gösterdiğimiz iyi niyet ile ahlakı yozlaştırıyoruz.

Durmamız lazım.

Hazır ürün

Son yılların ürün yaklaşımı “Sevk et, mükemmel olmasını bekleme!” üzerine inşa edildi.

Bu yaklaşım birçok startup için iş gördü.

Peki, bu gerçekten her alana uygulanabilir mi?

Hayır.

Apple, Vision Pro ile hala hazır olmayan bir ürünü piyasaya sürdü. Bu sadece Steve Jobs’un küçültme/inceltme Pazarlama anlayışının gerisinde kalan bir ürün değil. Ürün teknolojik olarak hazır değil. Evet, iPod ve iPhone hazırdı.

Böyle bir ürün sevk ettiğinizde ne olur?

Apple’sanız sadece momentum kaybedersiniz. Apple, Steve Jobs’un yokluğunda bu yolla birkaç ürünü çöp etti.

Apple değilseniz hazır olmayan ürün; markanızı ve hatta işinizi bile kaybettirebilir.

Bilmek yetmez

Bugüne küçük bir not:

Bilmek üzerine bir ömür inşa etmek yorucu olabilir. Bir ömür sadece bilmek için yetersiz. Newton bildiğini düşünüyordu*: Einstein bize bilmediğini öğretti.

Sadece bilmek, yeterli bir motivasyon değil.

Çünkü asla yeteri kadar bilemeyeceğiz.

İnanmak da lazım.

*(..)ki geri kalan birçoğumuza göre çok biliyordu…

Algı zaman alır

Uzun yıllar kullandığım bir kozmetik ürünü var. İsveç malı. Biliyorsun AB’de ürün regülasyonları çok katı. Maalesef; orada kısıtlara boyun eğen bazı markalar buradaki hukuki boşluklardan sıyrılıp yırtıyorlar.

Her neyse…

Ürün bir müddet önce işe yaramamaya başladı. Belki, dedim: Vücudum bağışıklık kazandı. Sonra şunu fark ettim: Ürün Türkiye’de üretilmeye başlanmış. Ümraniye’de.

Yıkıldım…

Belki regülasyonlara uyuyorlardır. Belki ürün aynı üründür. Belki sorun yine bendedir.

Ama algı işte: Stockholm’u başka Ümraniye’yi başka okuyor.

Algı zaman alır. Ciddi zaman.

Ne diyorduk: Pazarlama aceleye gelmez.

Ne satıyorsun?

Kelime oyunları meraklısı Abraham Lincoln ona çay getiren bir otel görevlisine şöyle der:

“Eğer bu kahveyse bana lütfen çay getir. Yok eğer bu çaysa bana lütfen kahve getir.”

Kritik bir Pazarlama eleştirisidir.

Rivayet bunu Abraham Lincoln’a* atfettiği için ayrı hoşuma gider. Çünkü bu tam onun tarzı bir kelime oyunudur.

Ne istendiğini bil, ne sattığını tanı.

*Doğum günün kutlu olsun!

Kullanım kılavuzu

İlk iPhone ve sonrakilerin hiçbiri el kılavuzu ile gelmedi. Çok komplike ürünler olmasına rağmen kullanıcı arayüzleri oldukça basitti. Birkaç dene yanıldan sonra neredeyse hepimiz Zippo’nun dijital çakmağını alevlendirmiştik.

Kullanım kılavuzu genellikle kötü tasarlanmış ve “Dene-Yanıl”a toleransı olmayan ürünlerin mecburiyetidir.

Bir sorumluluk paylaşım kılavuzudur.

Yorar ve bazen yarı yolda bırakır.

İyi Pazarlama ancak iyi tasarımla mümkün olabilir.

Düşünemeyen hayvan

İşlerimizi kolaylaştıran akıllı araçların çağından, düşünen araçların işlerimizi elimizden alacağı döneme hızla ilerliyoruz.

Birinci aşamada hantallaştık. Akıllı araçlar işlerimizi kolaylaştırdıkça işleri nasıl yapacağımızı unuttuk. Efor artık bir lüks. “Dokundum olmadı, o zaman bozuk!” arketipleşti.

İkinci aşama birçoğumuz için kölelikten farksız olacak. Bizim yerimize düşünen araçlar, bizi diğer hayvanlardan ayıran en belirgin özelliğimiz olan düşünmeyi körleştirecek.

Bu bir kehanet, bir uyarı veya bir George Orwell distopyası değil: Çok yakın geleceğin ana temasıdır.

Şu noktadan sonra yapacak hiçbir şeyimiz yok. Alfa ve özellike Beta nesli bugün bildiğimiz dünyanın çok dışında bir gerçekliğe uyanacak.