Retrospektif

Piramitlerin inşasından yaklaşık 2650 yıl sonra Roma’da Kolezyum yapıldı. Kolezyum’dan 530 yıl sonra İslamiyet ortaya çıktı ve 6. yüzyılda Araplar hâlâ çadırlarda ve kerpiç evlerde yaşıyorlardı. İslam mimarisinin altın çağı ise ancak 10. yüzyıldan sonra yaşanacaktı.

Bu kronolojik asimetri, tıpkı insanın ilk uçuşuyla Ay’a ayak basması arasında yalnızca 66 yıl olması gibi, tarihin hiçbir zaman doğrusal ilerlemediğini gösterir.

Gelişim doğrusal değildir; hiçbir zaman da olmamıştır ve olmayacaktır.

Yine de uyanık olmanızda fayda var.

Tarihe retrospektif olarak bakın.

Büyükten küçüğe

Ortak hafızamız gibi, ölçek algımız da inanılmaz kötüdür. Mesela “ışık hızı” duyduğunuzda aklınıza ilk ne gelir? Muhtemelen bir yerden bir yere anında ulaşabilmek. Ancak ışık hızı her ne kadar bildiğimiz en hızlı hareket biçimi olsa da, örneğin Dünya’dan Güneş’e ışık hızında ulaşmak en az 8 dakikanızı alacaktır.

Bir başka galaksiye gitmek ise belki 3 milyon yıl alır. Ve unutma: Bugüne kadar ulaştığımız en yüksek hız, ışık hızının ancak %0,037’sidir.

Yaradılış ironilerle doludur; çünkü evren uzaya doğru ne kadar büyüyorsa, hücre ve atoma indiğinizde aynı ölçekte küçülür.

Nihayetinde, nerede durduğunu arada sırada hatırla. Lütfen.

Sistemin amacı

İstanbul’da yaşanan gıda/konaklama krizi birkaç kaza daha vuku bulursa “Dış güçler veya sabotaja” bağlanacaktır. Uzun sürmez.

Ölen ailenin ardından bazı önlemler alınmış. Ağırlık, denetleme ve gözetleme üzerine. Yani sistemin kusurlu olduğu görülmüş; ancak yine öngörülememiş.

Sistemle ilgili teorisyen Stafford Beer’in harika bir tespiti vardır: Bir sistemin amacı, yaptığı şeydir.

“Ama bizim niyetimiz bu değildi” ifadesi ise, ancak bir şark kurnazının savunma biçimidir.

İmkansız Görev

Görevimiz Tehlike, sinema tarihinin en kötü çevirilerinden biridir. Bunu bizimkiler sık yapar. Her neyse… Bu akşamın yalın bir konusu var: Sezar’ın hakkı Sezar’a.

Nihayet, hak edilmiş ama gecikmiş İmkansız Görev tamamlandı: Tom Cruise Oscar aldı.

Tebrikler Tom Cruise. Tebrikler!

Teşhir

Sosyal medya ile birlikte haberdar olan (informed) kişi ile bilgili (knowledgeable) kişi arasındaki fark daha da belirginleşti. Bir deprem, yeni bir psikolojik yaklaşım ya da bir gök olayı hakkında haberdar olmak, kişiyi o konuda bilgili yapmıyor. Ancak haberdar olmak insana cesaret; cesaret ise cüret, cüret de beraberinde teşhiri getiriyor. Bu kişiler de doğal olarak, konunun ne kadar cahili olduklarını teşhir etmiş oluyorlar.

Hep yazdım, biliyorsun: Anlamak ya da haberdar olmak ile bir konuda bilgili olmak arasında ciddi bir fark vardır.

Dikkatli olun.

Yanılma payı

Batı’nın neden çok ilerlediğinin ve Doğu’nun 15–16. yüzyıldan beri neden sürekli patinaj çektiğinin arkasında, adına ister kültürel ister dini deyin, tek bir temel kavram vardır:

Eleştiri.

Batı’yı şekillendiren inanç kültürü eleştiriye daha fazla alan tanırken, Doğu’da -özellikle de İslam dünyasında- yaşananlar bunun tam tersidir. Bu durum, prensiplere değil kişilere bağlılık; fikirlere değil olaylara teveccüh gibi birçok sorunsal doğurmuştur.

Hâlâ bu hastalığın etkisi altındayız. Hâlâ doğru tarafta durduğumuzdan adımız gibi eminiz. Geçenlerde bir araştırma okudum: “%99 bildiğimden eminim!” diyenlerin genel yayılma oranı %75’miş.

Hayırlı haftalar.

Kontrolsüz

Ankara Kızılay tabelası viralinde de gördüğümüz gibi, etki ile kontrol arasında bir korelasyon yoktur. Bu etkiye sebep olan fenomen arkadaş, sürecin kendisini kontrol etmekten ya da yönlendirmekten çok uzaktır. Bu durum, bize etki eden tüm sosyo-ekonomik olaylarda böyledir.

Birbirimizi güçlü biçimde etkileyen, ancak bu etkilerin doğurduğu süreçleri kontrol etmekten oldukça uzak bir türüz. Covid’de de böyledir, Dubai çikolatasında da.

Pazarlamanın viral olandan her zaman kaçınması gerektiğini savundum. Çünkü pazarlamanın işi kontroldür.

Hikâyenin nereye evrileceğini elbette kestiremeyiz, ancak sonuçları ve kârı kontrol etmek zorundayız.

Geleceğe odaklan

Hiçbir şeyi geri saramayız. İsterseniz simülasyonlar üzerinden konuşun; zaman bizim için tek bir doğrultuda akıyor. Bu tek seferlik deneyimin ise yegâne bir kuralı var: İleriden başka bir şeyi düşünmemek. Aksi, hızla hareket eden bir trende gözden kaçırdığınız tek bir manzaraya takılı kalıp yolculuk boyunca baş kaldırmamaya benzer.

Deliliktir. Geçen geçmiştir.

Zaman bizi geleceğe hapsetmiştir.

Ya da şimdiki zamana…

Hangi konsept sizin için daha anlamlıysa.

Asimetrik sonlar

Elektriği icat ettik, sonra ampulü. Işık her yeri aydınlattıktan ancak 50 yıl sonra ona gölge yapmamayı öğrettik. Böylece ameliyathane ışıkları doğdu.

Gelişim hiçbir zaman doğrusal ya da art arda olmadı. İhtiyaçlar da hiçbir zaman eşit ağırlıkla karşılanmadı. Bir yerden başladık, bambaşka bir yerde uyandık.

Başladığın her neyse, sonunda düşündüğünden çok farklı bir şeye dönüşecek.

Sonlar asimetriktir.

Yine de başla. Buna ihtiyacımız var.

Kahraman şehir

“New York olmadan Batman efsanesi doğabilir miydi?” sorusu, Bob Kane’in ilham kaynağının merkezine şehri koyar. Öyledir de.

1930’ların New York’u, gangsterlerin cirit attığı, Büyük Buhran’ın işçi sınıfını biçtiği; şehrin Art Deco mimarisiyle gotik havasının keskin kontrastlar yarattığı bir dönemdi.

Bill Finger’ın “Adına Gotham dedik, çünkü New Yorklu olmayan herkesin kendini hikayeyle ilişkilendirmesini istedik” sözü hoş bir pazarlama jestidir ama pek işe yaramaz.

Bugünün dersi şu: Hikâye her ne kadar ürün ve markanın karşısında bağımsız bir unsur gibi dursa da, aslında birbirleriyle derinden ilişkilidir. New York’tan Kel Oğlan çıkmaz. Pazarlama, güzel alakalar kurar.