Emeğe saygı

Türk forum ve video bloglarda çokça karşınıza çıkabilir bu talep. Başkalarının emeklerini izin veya telif almadan kullanan/paylaşan kişilerin kendilerine hak gördükleri saygı, satışta iki yüzlülüğe müthiş bir örnektir. Asıl ironi/sorun ‘emeğe saygı’yı korsan yayın tüketenin hararetle savunuyor olmasıdır. Peki bu tüketici korsan yayın arzı hususunu nasıl ele alır?

Bu konuda uyarı amaçlı yıllar önce bir video hazırlanmıştı. “Araba çalmazsınız…” diye başlayıp, toplumun konsensüsle günah kabul ettiği suçlar sıralanıyor ve korsan yayınlar ile analoji kurulmaya çalışılıyordu. Etkili oldu mu? Hayır. Sebebi şu: Sıradan bir vatandaş için araba çalmak çok zordur, Netflix korsanı olmak ise çocuk oyuncağıdır.

Tüketici en iyisine; en ucuza ve en rahat koşullarda sahip olmak ister. Bunun için gerekirse hırsızlık yapar. Tüketiciye bu konuda güvenmeyin, fikirlerinizi ve ürünlerinizi koruyun.

Pazarlama varsayımları ölçer

İnsanlar sizi kendi gerçekliklerine çağırır. Sizinle orada buluşmak, orada konuşmak ve alışverişte bulunmak isterler. Hawking gerçeklikle ilgili şunu söyler: “Gerçeklik diye bir şey yoktur; zihni modele göre gerçeklik vardır. Zihni modelinizin varsayımını değiştirirseniz, gerçeklikleriniz de değişir.” Herkesin varsayımları farklıdır, dolayısıyla gerçeklikleri de farklıdır.

Lacancılar arasında meşhur olan ve özellikle de Žižek’in çok kullandığı şöyle bir vaka anlatılır: Kendini tahıl çekirdeği zanneden bir hastayı doktorlar psikiyatrik bir enstitüde tedavi altına alırlar. Uzun uğraşlardan sonra tahıl çekirdeği olmadığına ikna edilen hasta taburcu edilir. Çok geçmeden korku içinde geri döner ve telaşla; “Kapının hemen dışında bir tavuk var.” der. Doktor, “Sevgili dostum, korkacak bir şey yok. Çok iyi biliyorsun ki sen bir tahıl çekirdeği değilsin.” diyerek hastayı sakinleştirmeye çalışır. “Tabi ki, biliyorum!” diye cevap verir hasta, “…ama tavuk biliyor mu?”

Varsayımlarımızı sadece bilinçle değil bilinç altımızla da geliştiririz. Bu çok sorunlu bir alandır. Bu nedenle pazarlama sadece tüketiciyi değil dışarıda bekleyen tavuğu da ikna etmelidir. Pazarlamanın özellikle kullanıcı arayüzü, ürün geliştirme ve yeni ürün lansmanlarından önce tüketicinin varsayımlarını iyi anlamış ve analiz etmiş olması gerekir. Tüketici varsayımları ürünün ne kadar başarılı olacağı noktasında en belirleyici faktördür.

Kırık yumurtalar

Genel itibariyle pazarlama ve yaşamla ilgili konular dışında yazmaktan kaçınıyorum. Ekonomi ilgi alanıma giriyor ama ekonomi yazacak düzeyde yetiştirildiğimi düşünmüyorum. Ancak hem Türkiye’nin 2019 ekonomik gidişatı ile ilgili hem de sosyo-politik atmosfer noktasında yaptığım tahminlerin doğru çıkıyor olması aklıma Panait İstrati’nin yumurta anektodunu getirdi.

1930’larda Sovyetleri ziyaret eden İstrati, tanık olduğu baskı ve yıkımı “Bir kaç yumurta kırmadan omlet yapamazsınız!” diyerek savunan komünistlere “Evet, kırdığınız yumurtaları görüyorum ama bahsini ettiğiniz omlet nerede?” cevabıyla kapak yapmıştır.

Bugün ülke olarak liberal-kapitalist bir ekosistemin içinde yaşıyoruz. Lakin geldiğimiz noktada yöneticilerimiz Stalinist bir tutumla kırılan yumurtaları aklama yarışında. Vâ esefâ ortada omlet yok.

Markalar düşündürür

Apple’ın araba üreteceğiyle ilgili iddialar farklı versiyon haberlerle ara sıra karşımıza çıkıyor. Apple tarafından onay veya inkar yok. Karşımıza ne çıkacak muamma. Ancak biri size “Apple araba üretse nasıl olur?” diye sorsa aklınızda hemen bir resim belirir. Diğer taraftan “Renault cep telefonu üretecekmiş!” deseler neredeyse hiçbir şey düşünemezsiniz. Çünkü Apple markadır, Renault ise sadece araba üreticisi.

Marka olmak sadece logo, klişe ve üretimle olmaz. Markalar tarikatlar, idealler ve kimlikler yaratır. Bu ise ancak yeni bir şeyler söylemek ve hep daha iyisine inanmakla mümkün olur.

Zaman makinesi paradoksu

Zaman makinesi konsepti zamanı ölçmeye başlamadan çok önce düşlerimize düşen bir mefhumdu. Geçmişe gitmeyi “değiştirmek” geleceği ise “bilmek” için arzuladık. Oysa geçmişi iyi bilip geleceği de iyi yönde değiştirirsek zaman makinesine ihtiyacımız kalmayacak. 

22 Nisan Dünya Günü’ydü. Hala bu gezegen türümüz için tek çıkış yolu ve bir nevi emanet de aynı zamanda. Geçmişi iyi bilenler geleceği iyi yönde değiştirmenin ne kadar önemli olduğunun farkında.

Dünyanı küçült

Pazarlama ve satış merakı ile hayatı okuyan arkadaşım; kuvvetle muhtemeldir ki, sen veya markan dünyayı kasıp kavuran bir rock yıldızı olamayacaksınız. Bunun için ihtimal %0,00000000001’den daha düşüktür. Lakin dünyanı küçülterek alanında en iyisi olma ihtimalini büyütebilirsin. Bunu da ancak “herkes” ve “her şey” kelimelerini strateji sözlüğünden çıkartarak yapabilirsin.

Sana Amerika’nın ilk siyahi yargıtay üyesi ünvanını 1967 yılında kazanan T. Marshall’dan bahsetmek isterim. Marshall “sivil haklar” alanını kendine mesken seçmişti. Bu konuda o derece ustalaşmıştı ki, Amerika’nın sağcı beyazlarının ev sahipliği yaptığı “Spell” davasını, mahkemede konuşmasına izin verilmemesine rağmen konuk avukat sıfatıyla kazanmıştı. 1954’te ise eğitimde eşitsizliği bitiren Brown v. davasını kazanarak tarih yazmıştı.

Marshall’ın kendi ağızından:

“I have a lifetime appointment and I intend to serve it. I expect to die at 110, shot by a jealous husband.”

Dünyanı küçült.

Kendime notlar #3

Bir Sloven hikayesinde Tanrı çiftçinin dualarına cevap vermek için karşısında belirir.

-Tanrı: Ne dilersen vereceğim ama seni önceden uyarayım; sen ne istersen komşuna da aynısı verilecek.

-Çifti: Tamam, sol gözümü al.

Kıskançlık ve çekememezliğin insanlığa bir çok felaket yaşattığı vakadır. Moral yararcılık yerine tercih edilen şeytani tutum sosyolojik yıkımların sebeplerindendir. Bu çerçevede tartışma western/eastern veya marksist/kapitalist zeminin dışında yapılmalıdır.

Umurunuzda olmasın

Jimmy’s Famous Seafood (Cimi’nin Meşhur Deniz Mahsulleri) Maryland Amerika’da bir restoran. Benim dikkatimi çekmesinin nedeni Twitter hesapları. Vejeteryanları iğneleyici birçok orijinal içerik paylaşan marka, dikkat çekmenin ve herkese değil bazılarına arz etmenin önemini kavramış.

Bir paylaşımda beyaz peynirli çoban salata fotoğrafını “Vejeteryan seçeneklerimizi test etmeyi unutmayın!” başlığı altında tweetlemişler. “(..)ama peynir hayvansal gıda…” diyen bir çok sazanı da şu cevapla avlamışlar: “Evet ama gerçekten umurumuzda değil.”

Herkese satamazsınız. Bunu şu balıkçı kadar anlasanız yeter.

Fazla alakasız olan dikkat çeker

Sherlock serisinde “It’s so overt, It’s covert” birçok yerde tekrarlanır. Fazla aşikar olanın gizli olduğu bir meseldir. Benim bu aralar pazarlama açısından etkin strateji ortaya çıkartabilecek zıtlara ilgim gün geçtikçe artıyor.

Mesela, değerli çantanızı özellikle havaalanı veya herhangi bir şehir çekim merkezinde ortalık yere bırakıp uzak bir noktadan izlemeye koyulduğunuzu varsayalım. İstanbul özelinde, maksimum 1 saat içinde sivil ekipler alanı koruma altına alacaklardır. Bu eğilimi Sherlock’tan analoji kurarak şu şekilde güncelliyorum: Fazla alakasız olan dikkat çeker.

Firmaların aynı fuarlara katılmalarını, aynı endüstriyel alan içinde kalarak pazarlama yapmalarını artık yadırgıyorum. Kendinizi alakasız bir yere atın dikkati çekin. Şunu unutmayın; bu yüzyılın pazarlama büyüsü dikkat ve güven döngüsündedir. Dikkat bu sosyal çağda markalar için paha biçilmezdir.

En

Bundan yaklaşık 6 ay önce Atatürk Havaalanı dış hatlarda güvenlik kontrolünden geçerken orta yaşlı Amerikalı bir çiftin aralarındaki konuşmaya kulak misafiri olmuştum. Kadının “Dünyanın o en büyük havaalanı bu mu?” sorusuna eşi “Herhalde(?)” yanıtını veriyordu…

Başlıklar “En” kavramını ihtiva ettiğinde içeriği okuma şeklimiz değişir. Her şeyden önce kıyas yapabilecek veri elimizde yoksa ön yargı ve peşin hüküm silahlarımızı devreye sokarız. Bu cahilliğin savunma mekanizmasıdır. İçerik artık önemli değildir çünkü başlıktaki özne “En”i haketmemektedir. Pazarlama yaparken “En, tek ve ilk” gibi zarfları kullanmaktan kaçının. Aksine veri ile konuşmaya çalışın.