Her şey neden aynı?

Türkiye’de uzun süredir her şey aynıymış gibi hissettiriyor.

Çünkü demokrasi bozması bir ülkeye dönüşen Türkiye, ince bir ipte denge yürüyüşü yapan amatör bir cambazdan farksız.

Hükümet ve Hazine uzun süre yoğun şekilde borçlandı.

Çünkü ülke yıllarca ucuz kredi, döviz desteği, inşaat odaklı büyüme ve seçim dönemi harcamalarıyla çıkmaza sürüklendi.

Enflasyon patladı.

Ardından çöküş getirebilecek bir kur krizini önlemek için aynı hükümet yön değiştirdi; çok yüksek faizler, daha sıkı kredi ve daha ortodoks bir yaklaşım benimsendi.

Özetle:

-Faiz oranları hâlâ çok yüksek (politika faizi yaklaşık %37 seviyesinde).

-Devlet tahvili faizleri bazı vadelerde %30’un üzerinde seyrediyor.

-Enflasyon, %30’ların altına kolay inmeyen yapışkan bir seviyede.

-Krediler pahalılaştığı için büyüme inanılmaz yavaş.

Seçimler sonuçlar…

Daha bunlar güzel günler.

İmkânsız adalet

Adalet hepimizin dilinde pelesenk olsa da, anlamı ve varlığı itibarıyla subjektif bir kavramdır. Yani kişiden kişiye deneyim ve kültür yoluyla değişirken, “adalet yerini bulacak” sözü ise en büyük zırvalardan biridir.

Adalet yerini bulmaz. Ya bilinçle ya da rastlantı eseri tesis edilir.

Peki, neyin adil ve adil olmadığını nasıl bileceğiz?

Kitlesel ve nihai olarak bilemeyiz; imkânsızdır.

Bu nedenle devletler, aynı düşünebilecek topluluklar oluşturmaya ve bu aynılık üzerinden bir düzen kurmaya çalışırlar. Eğitim sistemleri ve teamüller bu yüzden vardır. Adalet, maalesef imkânsız bir kavramdır.

Kendimize bu konuda bol şans dilemekten başka elimizden bir şey gelmez.

Patron memleket

Bugün rastlantı sonucu Kahve Dünyası’na girdim.

Öncelikle mağaza düzeni o kadar karmaşık ki; renkler, ambalajlar, hepsi birbirinin kopyası. Yerleştirme ve raf düzeni inanılmaz kötü.

Evet, içeride sıcak bir hava ve atmosfer var. Ama burası bir tiyatro sahnesi değil.

Benden sonra sipariş veren 4 kişi siparişini benden önce teslim aldı. Nasıl olur diye sordum. Cevap, yemin ediyorum size, uydurmuyorum, şu:

“Cortado için süt ısıtıyoruz.”

Yaptıkları Cortado’yu inanın ki içemedim, attım.

Starbucks’ta iş modelinin hâlâ çözemediği nedenlerden ötürü eleştirdiğim birçok mesele var. Ama hiçbir zaman böyle bir tutumla karşılaşmadım.

Bizden neden güçlü zincirler çıkmaz sorusunun bir cevabı da budur:

Biz müşteri sevmiyoruz.

Bizde patron patrondur.

Anne

Uzlaşamamak bizim hikâyemizin temelinde var.

Yaratılışın hikâyesi bile koskoca dünyanın iki kardeşe nasıl yetmediğiyle başlar:

Habil, Kabil’i öldürür.

En derin anlaşmazlıklarımızdan en yüzeysel olanlarına kadar fark etmez; hırs, heves oradadır. Galatasaray ve Fenerbahçe konusunda uzlaşamayız. Soğanlı ve soğansız menemen bile büyük kavgalar çıkarabilir.

Ancak her ne kadar mükemmel olmasa bile evimiz dediğimiz bu dünyayı annelerimizin sırtında inşa ettiğimiz konusunda ayrışamayız.

Bugün özellikle Batı’daki agresif solun, kadını sınıflandırma ve annelik vasfını bayağılaştırma projesinin bizi önce aile, ardından cemiyet olarak nasıl dağıttığını gözlemliyoruz.

Anne, gelecek demek.

Tüm annelerimizin Anneler Günü kutlu olsun. İyi ki varlar.

Kültür ölür

Kültür üreten, gelişen ve detaylarda kafayı kırıp onları koruyup muhafaza eden bir yapıysa hayatta kalır, üstün gelir ve muzaffer olur. Aksi halde, vasatlaştıkça ilhak edilir ve nihayetinde kaybolur gider.

Kültürümüz maalesef ikinci sınıfta çok fazla zaman geçirdi. Umarım paçayı kurtarır.

Hayırlı pazarlar.

Lokum gibi peynir

Bugün “LOKUM KIVAMINDA beyaz peynir” sloganında “lokum” kelimesini logosundan büyük yazdırmış bir peynirci hakkında soru sordum.

Cevap vereyim:

Gıdayı gıdayla ilintilendiremeyiz.

Ürününüz kendi segmenti içinde rakipsizdir.

Bir markayı, ürünü veya kategori algısını başka bir ürün kategorisinin “kalite standardı” gibi kullanmak, marka konumlandırması açısından risklidir. Çünkü burada yapılan şey yalnızca benzetme değildir; başka bir markanın veya ürün kategorisinin yıllar içinde oluşturduğu algıyı kendi ürününe transfer etmeye çalışmaktır.

Bu yüzden:

Gıdayı başka bir gıdayla “üstünlük referansı” şeklinde kıyaslayamayız.

Bir kategorinin sembolü olmuş markaları başka ürünlerin kalite ölçüsü gibi kullanamayız.

Bir ürünün algısını başka bir ürün üzerinden “kanıtlayamayız”.

“Lokum gibi et”

“Tereyağı gibi kebap”

“Çikolata kadar bağımlılık yapar”

“Enerji içeceği gibi kahve”

“Su gibi kola”

Olmaz.

Buradaki sorun yalnızca benzetme değildir; ürünün deneyimini başka bir ürünün yerleşik algısıyla tarif etmektir.

Bizim kültürümüzde bu benzetme yaygındır.

Geçen gün biri “Paspasın Apple’ı…” diye bir paspas tanıttı.

Yaygın olması, doğru olduğu anlamına gelmez.

Hasarlı kullanıcı

Bugün size bir kahve örneği daha vereceğim. Çok fazla detaya girmeden: espresso yapımında kullanılan altı açık portafiltre, çalışması özen gerektiren bir şeydir. Kahvenin gramajından öğütülmesine ve dağılımına kadar her şeyi tarife uygun yapmanız gerekir.

Meraklısı bilir; bilmeyen de fazla umursamayacağı için şöyle kesiyorum: Zordur, pahalıdır, uğraşman lazım.

Geçen Amazon’da çok düzgün çalışan bir portafiltre ürününün altına biri yardırmıştı. Attığı içeriğe baktığımda gördüm ki adam kahve yapmayı bilmiyor.

Buradaki ders şu: Mükemmel bir ürün üretmiş olabilirsiniz ama birileri her şeyi yanlış anlamış veya yanlış yapıyor olabilir. Ve pazarlama da burada başlar.

Soru: Bu şirket bu kullanıcıya kahve yapmayı öğretmeli midir?

Değildir.

Bu arızalı kullanıcıyı/insanı düzeltmeli midir?

Ve cevap her zaman ve kesinlikle evettir.

Hileli

“Hayatımıza şekil veren, bizden büyük güçlerin varlığı…” söylemi, bir çekince olarak bugün gündemime düştü.

Bunun çok absürt ve her anlamda ironik bir çıkarım olduğunu, bilimin bugüne kadar bize yüzlerce kez ispat etmiş olması gerekirdi. Ama etmiyor.

Kontrolün bir illüzyon olduğu ve bu simülasyon içinde elimizdeki en hileli emtia olduğunu anlamakta bu kadar zorlanmamalıyız.

Bitecek.

Çok yakında.

Keyfini çıkarın.

İşin yaş mı?

Bazen iş kendi içinde zarar yazabilir. Ama eğer iş modeli genel olarak değersizse, bu bir dönem zarar etmekten çok farklıdır.

Ne demek istediğimi şöyle anlatayım:

Dünya genelinde birçok havayolu şirketi zarar yazar. Genellikle hedef, kötü yıllara fazla takılmadan uzun vadeye ve kârlı güzel yıllara odaklanmaktır. Mesela Covid zaten zor olan işleri havayolları için tüketmişti. Ama Covid sonrası artan talep ve özellikle premium sınıflar (THY gibi), yıllık sırasıyla %25 üzeri kârlar açıkladılar.

Bunun dışında devlet teşvikleri, bu şirketlerin turizm, iş dünyası, genel altyapı ve prestije olan katkıları nedeniyle ayakta kalmasını sağlar.

Yani demem o ki, iş modeli zengin ve çok yönlüdür ki 2-3 yıllık kârsızlık kimseye “Bırakalım abi biz bu işleri…” dedirtmez.

İş modeline güveniyorsan birkaç yıl peynir ekmek ye, sorun yok.

Aksi durumda işin yaş.

Elimizdekilerin yarısı

Dün “Amerika Mucizesi” yazımdaki temel çıkarıma birkaç arkadaşım itiraz etti. Haklı oldukları noktalar var. Ancak şuna itiraz edemezler:

Her gün güvendiğimiz ve kullandığımız sistemlerin yaklaşık yarısı (altyapıdan dijital sistemlere kadar) ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel standarda dönüştürdüğü modeller üzerine kuruludur.

Bu düzeyde bir entelektüel hegemonyaya bugüne kadar hiçbir ulus erişememiştir.

Hayırlı haftalar.